Sosyokritik Takdim:
Bir krizde, bir zamanlar imkânsız olan şey aniden kaçınılmaz hâle gelebilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yaşanan en büyük toplumsal kırılmanın ortasındayız ve neoliberalizm son demlerini yaşıyor. Böylece zenginler için daha yüksek vergilerden daha güçlü bir hükümete kadar, aylar önce imkânsız görünen fikirlerin zamanı gelmiş oluyor.
Dörde bölünmüş bu yazının ilk bölümünde, 1970’lerde çeperde yer alan neoliberallerin teorik olarak hazırlıklı oldukları için merkeze taşındıkları ve sonraki dönemin ekonomik modeli hâline geldikleri anlatılmaktadır. Ancak 2008 krizi gibi büyük bir kriz ortaya çıktığında, daha adil paylaşım idealini savunan insanlar fikir olarak somut bir öneri sunabilecek durumda değillerdi.
İkinci bölümde ise zenginlerin kaçırdıkları vergilere odaklanılarak, hükümetin daha güçlü olması ve zenginlerden daha fazla vergi alınması gerektiğini savunan üç Fransız ekonomistten bahsedilmektedir. Üçüncü ve dördüncü kısımlar ise daha adil paylaşımın yalnızca zenginlerden daha fazla vergi alınması söylemine dayanmak yerine, sistemsel olarak faydanın aşağıya doğru yayılması durumunda başarılı olacağı fikrine odaklanmaktadır.
***
Bu salgının siyasallaştırılmaması gerektiğini söyleyenler var. Ancak bunu söylemek, ben bilirimciliğe (kendini üstün görme tutumuna) kapılmakla eşdeğerdir. Bu tavır, bunun Tanrı’nın gazabı olduğunu haykıran dinî muhafazakârlar gibi ya da “Çin virüsü” hakkında korku tellallığı yapan popülistler gibi davranmaktan; hatta herkes için yeni bir aşk, farkındalık ve bedava para çağına girdiğimizi iddia eden trend takipçileri gibi konuşmaktan farklı değildir.
Öte yandan, şimdi tam da konuşmanın zamanı olduğunu söyleyenler de var. Çünkü şu anda alınan kararların geleceğe yönelik sonuçları olacaktır. Nitekim Obama’nın genel sekreteri, Lehman Brothers’ın 2008’deki çöküşünden sonra şöyle demişti: “Ciddi bir krizin boşa gitmesine asla izin vermek istemezsiniz.”
İlk birkaç hafta boyunca karşıt görüşlerden birine taraf olma eğilimindeydim. Krizlerin sunduğu fırsatlar hakkında daha önce yazmıştım; ancak o anda bunu dile getirmek düşüncesiz, hatta saldırgan görünebilirdi. Günler geçtikçe durum değişti. Yavaş yavaş, bu krizin aylar, bir yıl, hatta daha uzun sürebileceği anlaşıldı. Ve bir aşamada geçici olarak uygulanan kriz karşıtı önlemler, sonraki aşamada kalıcı hâle gelebilir.
Bu kez bizi tam olarak neyin beklediğini kimse bilmiyor. Ama zaten tam da bu nedenle bilmiyoruz: Gelecek son derece belirsiz ve bu belirsizlik hakkında konuşmamız gerekiyor.
1
Gelgit sırasında çekilen su geri geliyor.
4 Nisan 2020’de Britanya merkezli Financial Times, tarihçiler tarafından gelecek yıllarda alıntılanması muhtemel bir başyazı yayımladı.
Financial Times, dünyanın önde gelen iş dünyası gazetelerinden biridir ve dürüst olmak gerekirse, tam anlamıyla ilerici bir yayın değildir. Gazete, küresel politika ve finans dünyasının en zengin ve en güçlü aktörleri tarafından okunur. Her ay da “Para Nasıl Harcanır?” başlıklı, yatlar, konaklar, saatler ve arabalar gibi lüks tüketim ürünlerinin tanıtıldığı utanç verici bir ek yayımlar.
Ancak Nisan ayının bu unutulmaz cumartesi sabahında gazete bunu yayınladı:
“Radikal reformlar — son kırk yılın hâkim politika yönünü tersine çevirecek reformlar — gündeme gelmek zorunda kalacak. Devletler ekonomide daha aktif bir rol üstlenmek zorunda kalacak. Kamu hizmetlerini bir yükten ziyade bir yatırım olarak görmeli ve iş gücü piyasalarını daha güvenli hâle getirmenin yollarını aramalıdırlar. Yeniden dağıtım yeniden gündeme gelecek; yaşlı ve zengin kesimlerin ayrıcalıkları sorgulanacaktır. Yakın zamana kadar alışılmadık kabul edilen temel gelir ve servet vergisi gibi politikaların birlikte uygulanması gerekecektir.”
Burada neler oluyor? Kapitalizmin kalesi sayılan bir gazete nasıl oluyor da aniden daha fazla yeniden dağıtımı, daha büyük bir devleti ve hatta temel gelir uygulamasını savunabiliyor?
On yıllar boyunca bu platform, kapitalist küçük devlet modelinin; düşük vergilerin ve sınırlı sosyal güvenliğin —ya da en keskin yönleri törpülenmiş bir versiyonunun— arkasında durdu. 1986’dan beri gazeteye yazan bir yazar, “Orada çalıştığım yıllar boyunca Financial Times, serbest piyasa kapitalizmini insani bir yüzle savundu. Yayın kurulundan gelen bu talimat ise bizi cesur ve yeni bir yere yönlendiriyor.” diyor.
Bu yazıdaki fikirler ansızın ortaya çıkmadı; çok uzun bir yol kat ederek çeperden merkeze ulaştılar. Anarşist çadır kentlerden televizyonun en çok izlendiği saatlerdeki tartışma programlarına, az bilinen bloglardan Financial Times’a kadar uzanan bir yol…
Ve şimdi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük krizin ortasında, bu fikirler dünyayı değiştirebilir.
***
Buraya nasıl geldiğimizi anlamak için tarihe dönüp bakmamız gerekiyor. Bugün yaşananlardan da anlaşılacağı gibi, yaklaşık 70 yıl önce de zor zamanlar yaşanıyordu ve o dönemde radikal sayılanlar serbest piyasa kapitalizminin savunucularıydı.
1947’de İsviçre’nin Mont Pèlerin kasabasında küçük bir düşünce kuruluşu kuruldu. Mont Pèlerin Derneği, kendilerini “neoliberal” olarak tanımlayan filozof Friedrich Hayek ve iktisatçı Milton Friedman gibi isimlerden oluşuyordu.
O günlerde, yani savaşın hemen ardından, politikacıların ve ekonomistlerin çoğu; güçlü ve destekleyici bir devlet, yüksek vergiler ve sağlam bir sosyal güvenlik sistemi gibi fikirleri savunan Britanyalı iktisatçı John Maynard Keynes’i benimsedi. Buna karşılık neoliberaller, büyüyen devletlerin yeni bir despotizme yol açmasından korkuyorlardı. Bu nedenle bu görüşlere karşı çıktılar.
Mont Pèlerin Derneği üyeleri, gidilecek yolun uzun olduğunu biliyorlardı. Hayek’e göre yeni fikirlerin benimsenmesi için gereken süre “genellikle bir nesil ya da daha fazlasıdır” ve “mevcut düşüncemizin olayları etkilemeyecek kadar yetersiz görünmesinin nedenlerinden biri de budur.”
Friedman da aynı fikirdeydi: “Ülkeyi yöneten insanlar, yirmi yıl önce üniversitelerde hâkim olan entelektüel atmosferi yansıtır.” Friedman, çoğu insanın temel fikirlerini gençlik yıllarında geliştirdiğine inanıyordu. Bu da “eski teorilerin siyasi dünyada hâlâ olup bitenlere yön vermesini” açıklıyordu.
Friedman, serbest piyasa ilkelerinin yılmaz bir savunucusuydu. Kişisel çıkarın önceliğine inanıyordu. Ona göre sorun ne olursa olsun çözüm basitti: Devlet geri çekilmeli, işletmeler öne çıkmalıydı. Başka bir deyişle, devletler sağlıktan eğitime kadar tüm sektörleri piyasa mantığıyla işleyen alanlara dönüştürmeliydi. Gerekirse zor kullanarak bile. Doğal bir felaket durumunda bile yardım faaliyetlerini üstlenecek olanlar, birbiriyle rekabet eden şirketler olmalıydı.
Friedman radikal olduğunu biliyordu. Ana akımın oldukça dışında durduğunun da farkındaydı. Ancak bu durum ona yalnızca daha fazla enerji veriyordu. 1969’da Time dergisi, Amerikalı ekonomisti “tasarımları yalnızca birkaç kişi tarafından satın alınsa da tüm moda akımlarını etkileyen bir Parisli tasarımcıya” benzetti.
Krizler, Friedman’ın düşüncesinde merkezi bir rol oynar. Kapitalizm ve Özgürlük kitabının önsözünde şu ünlü sözleri yazmıştır:
“Sadece bir kriz -gerçek ya da algılanan- gerçek bir değişim yaratır. Böyle bir kriz meydana geldiğinde atılan adımlar, ortalıkta dolaşan fikirlere bağlıdır.”
Ortalıkta dolaşan fikirler… Friedman’a göre bir kriz anında olup bitenler, büyük ölçüde bu fikirlerin hangilerinin hazır olduğuna bağlıdır. Bu durumda bir zamanlar gerçekçi olmayan ya da imkânsız görülen fikirler bile kaçınılmaz hâle gelebilir.
Ve tam olarak böyle oldu. 1970’lerdeki kriz sırasında (ekonomik daralma, enflasyon ve OPEC petrol ambargosu) neoliberaller hazırdı ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Tarihçi Angus Burgin durumu şöyle özetliyor: “Birlikte, küresel bir politika dönüşümünü hızlandırmaya yardımcı oldular.”
ABD Başkanı Ronald Reagan ve Britanya Başbakanı Margaret Thatcher gibi muhafazakâr liderler, Hayek ve Friedman’ın bir zamanlar radikal sayılan fikirlerini benimsediler. Zamanla bu fikirler, Bill Clinton ve Tony Blair gibi siyasi rakipleri tarafından da kabul gördü.
üm dünyada kamu işletmeleri birer birer özelleştirildi. Sendikalar zayıflatıldı ve sosyal yardımlar kesildi. Reagan, İngilizcedeki en dehşet verici sözlerin “Ben devletten geliyorum ve yardım etmek için buradayım.” cümlesi olduğunu iddia etti. 1989’da komünizmin çöküşünden sonra, sosyal demokratlar bile devlete olan inançlarını kaybediyor gibi görünüyordu. 1996’daki Birliğin Durumu konuşmasında dönemin başkanı Clinton, “büyük hükümetler dönemi sona erdi” diye vurguladı.
Neoliberalizm, insanları adeta bir virüs gibi etkileyerek düşünce kuruluşlarından gazetecilere, gazetecilerden politikacılara yayıldı. 2002’de bir akşam yemeğinde Thatcher’a “En büyük başarınız olarak neyi görüyorsunuz?” diye soruldu. Cevabı ise şöyleydi: “Tony Blair ve Yeni İşçi Partisi. Rakiplerimizi düşüncelerini değiştirmeye zorladık.”
***
Ve sonra 2008 geldi.
15 Eylül’de ABD bankası Lehman Brothers’ın iflası, Büyük Buhran’dan bu yana yaşanan en ağır mali krizi tetikledi. Sözde “serbest” piyasayı kurtarmak için devasa devlet kurtarma paketlerine ihtiyaç duyulduğunda, neoliberalizmin çöküşüne dair işaretler ortaya çıkıyor gibiydi. Buna rağmen 2008, tarihsel bir dönüm noktası olmadı. Ülkeler birbiri ardına solcu politikacıların aleyhine oy kullandı. Eğitimde, sağlıkta ve sosyal güvenlikte derin kesintiler yapılırken bile eşitsizlik uçurumu büyümeye devam etti ve Wall Street’teki primler rekor seviyelere ulaştı. Financial Times ise lüks yaşam tarzı eki olan “Para Nasıl Harcanır?”ın çevrim içi versiyonunu, iflastan bir yıl sonra yayımladı.
Neoliberaller 1970’lerdeki krizlere hazırlanmak için yıllarını harcamışken, rakipleri hazırlıksız yakalandı. Çoğu neye karşı olduklarını biliyordu: kesintilere karşıydılar, müesses nizama karşıydılar. Ama bir programları var mıydı? Neyi savundukları yeterince açık değildi.
Şimdi, 12 yıl sonra bir kriz daha geliyor. Bu kriz daha yıkıcı, daha sarsıcı ve daha ölümcül. Britanya Merkez Bankası’na göre Birleşik Krallık, 1709 kışından bu yana yaşanan en büyük durgunluğun eşiğinde. Sadece üç hafta içinde ABD’de yaklaşık 17 milyon kişi ekonomik destek ödemeleri için başvuruda bulundu. 2008 finansal krizinde ise ülkenin bu sayının yarısına ulaşması iki yıl sürmüştü.
2008 krizinden farklı olarak, koronavirüs krizinin açık bir nedeni var. Çoğumuz “teminatlı borç yükümlülükleri”nin ya da “kredi temerrüt takasları”nın ne olduğunu bilmeyebiliriz, ama hepimiz bir virüsün ne olduğunu biliyoruz. 2008 krizinden sonra umursamaz bankacıların çoğu suçu borçlulara yükleme eğilimindeydi; ancak bugün bu tür bir açıklamanın kabul görmesi zor.
Peki 2008 krizi ile bugünkü kriz arasındaki en önemli fark nedir? Entelektüel zemin. Ortalıkta dolaşan fikirler. Eğer Friedman haklıysa ve krizler imkânsız görüneni kaçınılmaz hâle getiriyorsa, bu kez tarihin yönü çok farklı olabilir.
2
Üç tehlikeli Fransız ekonomist
Ekim 2019’da aşırı sağcı bir haber sitesi, “Üç Aşırı Sol Ekonomist, Gençlerin Ekonomi ve Kapitalizm Algıları Üzerinde Etkili Oluyor” başlığıyla bir haber yayımladı. Bu site, uydurma haberler yaymasıyla bilinen düşük bütçeli bloglardan biriydi; ancak üç Fransız iktisatçının etkisine dair attığı başlık, bu kez oldukça isabetliydi.
Bu üç kişiden birinin adıyla ilk kez o zaman karşılaştığımı hatırlıyorum: Thomas Piketty. 2013 sonbaharıydı ve sık sık yaptığım gibi ekonomist Branko Milanović’in bloguna göz atıyordum. Çünkü meslektaşlarına yönelttiği sert eleştiriler oldukça eğlenceliydi. Ancak bu yazıda Milanović beklenmedik biçimde farklı bir ton kullanmıştı. 970 sayfalık devasa Fransızca eseri yeni bitirmişti ve övgülerini ardı ardına sıralıyordu. Bu eserin “ekonomik düşüncede bir dönüm noktası” olduğunu yazmıştı.
Milanović uzun zamandır eşitsizliği inceleyen az sayıdaki ekonomistten biriydi.
Meslektaşlarının çoğu ise bu konuya değinmiyordu. 2003’te Nobel Ödülü sahibi Robert Lucas, bölüşüm sorunlarına ilişkin araştırmaların “ekonomi olarak görülen çalışmalar arasındaki en kötü zehir” olduğunu bile iddia etmişti.
Bu arada Piketty çığır açıcı çalışmalarına çoktan başlamıştı. 2001 yılında, en üstteki yüzde 1’lik kesimin gelir paylarını gösteren grafiklerle dolu, anlaşılması güç bir kitap yayımladı. Daha sonra Fransız üçlüsünün ikinci ismi olan ekonomist Emmanuel Saez ile birlikte ABD’deki eşitsizliğin artık alarm verici boyutlara ulaştığını ve 1920’lerdeki seviyelere kadar yükseldiğini ortaya koydu. “Biz %99’uz” sloganıyla bilinen Wall Street’i İşgal Et protestolarına ilham veren akademik çalışma da buydu.
2014 yılında Piketty, dünya çapında büyük yankı uyandırdı. Profesör, birçok kişiyi kızdıran bir “rock yıldızı ekonomist” hâline geldi (özellikle Financial Times gazetesinin öncülük ettiği sert eleştirilerle). Görüşlerini gazeteciler ve politikacılarla paylaşmak için dünyanın dört bir yanını dolaştı. Mesajının özü neydi? Vergiler.
Bu bizi Fransız üçlüsünün üçüncü ve en genç ekonomisti Gabriel Zucman’ın uzmanlık alanına getiriyor. 2008’de Lehman Brothers’ın iflas ettiği gün, 21 yaşındaki ekonomi öğrencisi bir Fransız aracılık şirketinde staja başlamıştı. Takip eden aylarda Zucman, küresel finans sisteminin çöküşünü adeta ön saflardan gözlemledi. O zaman bile, dünyanın süper zenginlerinin servetlerini sakladıkları vergi cennetleri olan Lüksemburg ve Bermuda gibi küçük ülkeler üzerinden akan astronomik meblağlara hayret ediyordu.
Birkaç yıl içinde Zucman, dünyanın önde gelen vergi uzmanlarından biri hâline geldi. Ulusların Gizli Serveti (The Hidden Wealth of Nations, 2015) adlı kitabında, dünya servetinin 7,6 trilyon dolarının vergi cennetlerinde gizlendiğini hesapladı. Emmanuel Saez ile birlikte yazdığı bir kitapta ise Zucman, en zengin 400 Amerikalının, tesisatçılardan temizlikçilere, hemşirelerden emeklilere kadar uzanan diğer tüm düşük gelir gruplarından daha az vergi ödediğini ortaya koydu.
Kendi görüşlerini açıklamak için bu genç iktisatçıların çok fazla kelimeye ihtiyacı yoktur. Akıl hocası Piketty, 2020’de bir başka başucu eseri (1088 sayfa) yayımlamış olsa da Zucman ve Saez’in kitapları bir günde okunabilir. Kısaca “Zenginler vergiden nasıl kaçıyor ve bunu nasıl engelleyebiliriz?” sorusuna odaklanan bu kitaplar, adeta bir sonraki ABD başkanı için hazırlanmış bir yapılacaklar listesi gibidir.
En önemli adım ne? Tüm milyonerlere artan oranlı yıllık bir servet vergisi getirmek. Görünen o ki yüksek vergilerin ekonomi için mutlaka zararlı olması gerekmiyor. Aksine, yüksek vergiler kapitalizmin daha iyi işlemesini sağlayabilir. (Örneğin 1952’de ABD’de en yüksek gelir vergisi dilimi %92 idi ve ekonomi her zamankinden daha hızlı büyüyordu.)
Beş yıl önce bu tür fikirlerin dokunulmayacak kadar radikal olduğu düşünülüyordu. Eski Başkan Obama’nın finansal danışmanları onu servet vergisinin asla işe yaramayacağına ve zenginlerin -muhasebeci ve avukat ordularıyla- servetlerini saklamanın bir yolunu her zaman bulacağına ikna etmişti. Bernie Sanders’ın ekibi bile Fransız üçlüsünün 2016 başkanlık yarışında bir servet vergisi tasarlamaya yardımcı olma teklifini reddetti.
Fakat 2016, bugün bulunduğumuz noktadan bakıldığında neredeyse çok uzak bir geçmiş gibi görünüyor. 2020’de Sanders’ın daha ılımlı rakibi Joe Biden, Hillary Clinton’ın dört yıl önce önerdiği vergi artışının iki katını teklif ediyor. Günümüzde ABD’li seçmenlerin çoğunluğu (Cumhuriyetçiler dâhil) süper zenginlere önemli ölçüde daha yüksek vergiler uygulanmasını destekliyor. Bu arada Atlantik’in diğer yakasında, Financial Times bile bir servet vergisinin o kadar da kötü bir fikir olmayabileceği sonucuna vardı.
3
Şampanya Sosyalizminin ötesinde
Thatcher bir keresinde şöyle demişti: “Sosyalizmle ilgili sorun, sonunda başkalarının parasının tükenmesidir.”
Thatcher hassas bir noktaya dokunuyordu. Solcu politikacılar vergi ve eşitsizlik hakkında konuşmaktan hoşlanırlar; fakat bütün bu paranın nereden gelmesi beklenmektedir? Siyasi yelpazenin her iki tarafında da yaygın olan varsayım, zenginliğin büyük kısmının Jeff Bezos ve Elon Musk gibi en tepede yer alan vizyoner girişimciler tarafından “kazanıldığı” yönündedir. Bu da konuyu bir tür vicdan meselesine dönüştürür: Dünyanın bu firavunları, zenginliklerinin bir kısmını paylaşmamalı mı?
Eğer siz de böyle düşünüyorsanız, sizi zamanımızın en ileri görüşlü ekonomistlerinden biri olan Mariana Mazzucato ile tanıştırmak isterim. Mazzucato, yalnızca vergilerden söz etmenin yeterli olmadığını savunan ve büyük ölçüde kadınlardan oluşan bir iktisatçı grubunun üyesidir. Ona göre “ilericilerin tartışmayı sık sık kaybetmesinin nedeni, servetin yeniden dağıtımına fazlasıyla odaklanmaları ve servetin nasıl yaratıldığına yeterince odaklanmamalarıdır.”
Son haftalarda, “kritik sektör çalışanları” olarak adlandırılan işçi gruplarının listeleri dünyanın dört bir yanında yayımlandı. Ve sürpriz: “yüksek riskli yatırım fonu yöneticisi” ya da “çok uluslu vergi danışmanı” gibi meslekler bu listelerde hiçbir yerde görünmüyor. Birdenbire, bakım ve eğitimde, toplu taşımada ve marketlerde gerçekten önemli işleri kimin yaptığı kristal berraklığında ortaya çıktı.
2018’de iki Hollandalı iktisatçı, çalışan nüfusun dörtte birinin yaptıkları işlerin anlamsız olabileceğinden şüphe duyduğunu gösteren bir çalışma yayımladı. Daha da ilginç olan ise iş dünyasında, kamu sektörüne kıyasla dört kat daha fazla “sosyal açıdan anlamsız iş” bulunmasıdır. Kendilerini “saçma işler” yapan kişiler olarak tanımlayanların büyük bölümü finans ve pazarlama gibi sektörlerde çalışmaktadır.
Bu bizi şu soruya getiriyor: Servet gerçekten nerede yaratılıyor? Financial Times gibi medya kuruluşları, neoliberal düşünürler Friedman ve Hayek gibi, servetin devletler tarafından değil girişimciler tarafından üretildiğini sık sık savundu. Bu görüşe göre devletler en fazla kolaylaştırıcı bir rol oynar. Görevleri iyi bir altyapı ve vergi indirimleri sağlamak, ardından da kenara çekilmektir.
Ancak 2011’de Mazzucato, birçok politikacının kamu çalışanlarını “girişim düşmanları” olarak nitelendirdiğini duyduğunda aklına bir fikir geldi. Bu konuyu araştırmaya karar verdi. İki yıl sonra politika yapıcılar dünyasında büyük yankı uyandıran bir kitap yayımladı. Başlık: Girişimci Devlet.
Mazzucato bu kitapta, yalnızca eğitim, sağlık, atık toplama ve posta hizmetlerinin değil; bankacılık alanındaki pek çok önemli yeniliğin de devlet girişimleriyle ortaya çıktığını gösterdi. Örneğin iPhone’u ele alalım. Onu sıradan bir telefondan akıllı telefona dönüştüren her teknoloji - internet, GPS, dokunmatik ekran, batarya, sabit disk ve ses tanıma - devlet tarafından finanse edilen araştırmacılar tarafından geliştirildi.
Apple için geçerli olan durum, diğer teknoloji devleri için de geçerlidir. Google? Bir arama motoru geliştirmek için önemli bir devlet hibesi aldı. Tesla? ABD Enerji Bakanlığı 465 milyon dolardan fazla destek sağlayana kadar yatırımcı bulmakta zorlanıyordu. (Elon Musk da başından beri bu desteklerden en çok yararlanan isimlerden biri oldu; Tesla, SpaceX ve SolarCity için vatandaşların vergileriyle finanse edilen toplam 5 milyar dolarlık devlet desteği aldı.)
Mazzucato geçen yıl teknoloji dergisi Wired’a verdiği bir röportajda şöyle diyordu: “Baktıkça şunu fark ettim: Devlet yatırımı her yerde.”
Doğru, bazen hükümet karşılığını alamadığı projelere yatırım yapar. Bu şaşırtıcı mı? Hayır; yatırım tam olarak budur. Girişimcilik her zaman risk almakla ilgilidir. Mazzucato’nun dikkat çektiği nokta ise şuydu: Pek çok özel “girişim sermayedarı”nın sorunu, aslında o kadar da çok girişimde bulunmaya istekli olmamalarıdır.
2003 yılında SARS salgını ortaya çıktıktan sonra özel yatırımcılar koronavirüs araştırmalarını hızla durdurdu. Çünkü yeterince kârlı değildi. Buna karşılık, kamu tarafından finanse edilen araştırmalar devam etti ve ABD hükümeti bu alana 700 milyon dolar yatırım yaptı. (Bir aşı geliştirilirse -ve geliştirildiğinde- bunun için teşekkür edeceğiniz taraf hükümet olacaktır.)
Ancak Mazzucato’nun tezini en iyi gösteren örneklerden biri belki de ilaç endüstrisidir. Hemen hemen tüm büyük tıbbi buluşlar kamu tarafından finanse edilen laboratuvarlarda başlar. Roche ve Pfizer gibi ilaç devleri ise çoğu zaman bu buluşların patentlerini satın alır, mevcut ilaçları yeni markalar altında pazarlayarak satışa sunar ve elde ettikleri kârı hissedarlara dağıtmak ya da hisse geri alımları yapmak için kullanırlar (hisse geri alımları, hisse senedi fiyatlarını yükseltmenin oldukça etkili bir yoludur).Tüm bunlar, 2000 yılından bu yana en büyük 27 ilaç şirketinin hissedarlara yaptığı yıllık ödemelerin dört katına çıkmasına yol açmıştır.
Mazzucato’ya sorarsanız, bunun değişmesi gerekiyor. Devlet büyük bir yeniliği sübvanse ettiğinde, Mazzucato’ya göre endüstri bundan yararlanmakta özgürdür. Dahası, zaten amaç da budur! Ancak daha sonra devlet, yaptığı ilk harcamayı faiziyle birlikte geri alabilmelidir. Şu anda en büyük kamu desteklerini alan şirketlerin aynı zamanda en büyük vergi kaçakçıları olması ise insanı çileden çıkarıyor. Apple, Google ve Pfizer gibi şirketlerin dünyanın dört bir yanındaki vergi cennetlerinde saklanmış on milyarlarca doları bulunuyor.
Bu şirketlerin vergilerde adil paylarını ödemesi gerektiği konusunda hiçbir şüphe yok. Ancak Mazzucato’ya göre daha da önemlisi, devletin nihayet kendi başarılarının hakkını talep etmesidir. En sevdiği örneklerden biri 1960’ların Uzay Yarışı’dır. 1962’de yaptığı bir konuşmada Başkan Kennedy şöyle demişti: “Bu on yıl içinde Ay’a gitmeyi ve diğer şeyleri yapmayı seçiyoruz; kolay oldukları için değil, zor oldukları için.”
Bugün, girişimci bir devletin benzersiz yenilik gücünü gerektiren son derece büyük zorluklarla karşı karşıyayız. Bunların başında, insanlığın yüzleşmek zorunda olduğu en acil sorunlardan biri geliyor: iklim değişikliği.
İklim değişikliğinin bizi zorladığı dönüşümü gerçekleştirebilmek için, Kennedy’nin konuşmasında yüceltilen zihniyete bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu nedenle Mazzucato’nun, Venezuela doğumlu Britanyalı ekonomist Carlota Perez ile birlikte, dünyanın iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki en iddialı planlarından biri olan “Yeşil Yeni Düzen”in (Green New Deal) entelektüel mimarları arasında yer alması tesadüf değildir.
Mazzucato’nun bir diğer yakın çalışma arkadaşı ise ABD’li ekonomist Stephanie Kelton’dur. Kelton’a göre hükümetler, hedeflerini finanse etmek için gerektiğinde daha fazla para basabilir; bu nedenle ulusal borçlar ve bütçe açıkları konusunda endişelenmelerine gerek yoktur. (Mazzucato ve Kelton gibi ekonomistler, devlet yönetimini bir hane yönetimine benzeten eski kafalı politikacılara, ekonomistlere ve gazetecilere pek sabır göstermezler. Sonuçta haneler vergi toplayamaz ya da kendi para birimlerinde kredi yaratamaz).
Burada söz konusu olan şey, ekonomik düşüncede adeta bir devrimdir. 2008 krizini sert kemer sıkma politikaları takip etmişti; oysa bugün Kelton -manidar biçimde Bütçe Açığı Miti (The Deficit Myth) başlığını taşıyan kitabın yazarı - Financial Times tarafından modern zamanların Milton Friedman’ı olarak selamlanabiliyor. Nitekim aynı gazete nisan ayının başlarında hükümetlerin “kamu hizmetlerini yükümlülükler olarak değil, yatırımlar olarak görmesi gerektiğini” yazdığında, aslında Kelton ve Mazzucato’nun yıllardır savunduğu görüşleri aynen tekrarlıyordu.
Ancak belki de bu kadınlarla ilgili en ilginç şey, yalnızca konuşmakla yetinmemeleridir. Sonuç görmek istiyorlar. Örneğin, Kelton etkili bir siyasi danışmandır; Perez birçok şirkete ve kuruma danışmanlık yapmıştır; Mazzucato ise küresel kurumlarla güçlü ilişkiler kurabilen bir isimdir.
Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nun (her yıl dünyanın en zengin ve güçlü isimlerinin bir araya geldiği toplantı) düzenli davetlilerinden biri olmasının yanı sıra İtalyan ekonomist, ABD’li Senatör Elizabeth Warren, Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez ve İskoçya Başbakanı Nicola Sturgeon gibi isimlere de danışmanlık yaptı. Geçen yıl Avrupa Parlamentosu iddialı bir inovasyon programını kabul etmek için oy verdiğinde, bu programın hazırlanmasında da Mazzucato’nun önemli bir rolü vardı.
Ekonomist o sırada şöyle demişti: “Yaptığım çalışmaların gerçek bir etkisi olmasını istedim. Aksi takdirde bu, şampanya sosyalizmine dönüşür: içeri girersiniz, arada bir konuşursunuz ve hiçbir şey değişmez.”
4
Fikirler dünyayı nasıl ele geçiriyor?
Dünyayı nasıl değiştirirsiniz?
İlerici bir gruba bu soruyu sorun; çok geçmeden biri Joseph Overton adını anacaktır. Overton, Milton Friedman’ın görüşlerini benimsemişti. Neoliberal bir düşünce kuruluşunda çalıştı ve daha düşük vergiler ile daha küçük bir devlet için yıllarca kampanya yürüttü. Onu özellikle ilgilendiren şey ise bir zamanlar düşünülemez görünen fikirlerin zamanla nasıl kaçınılmaz hâle geldiğiydi.
“Bir pencere hayal edin,” diyordu Overton. Bu pencerenin içinde yer alan fikirler, herhangi bir zamanda “kabul edilebilir”, hatta “popüler” sayılan fikirlerdir. Eğer yeniden seçilmek isteyen bir politikacıysanız, bu pencerenin içinde kalmanız daha iyi olur. Ancak dünyayı değiştirmek istiyorsanız, pencereyi kaydırmanız gerekir. Nasıl mı? Sınırlarını zorlayarak. Mantıksız, tahammül edilmez ve gerçekçi olmayan görünmeyi göze alarak.
Son yıllarda Overton Penceresi inkâr edilemez biçimde kaydı. Bir zamanlar marjinal olan bugün ana akım hâline geldi. Bir Fransız ekonomistin pek bilinmeyen grafiği, Occupy Wall Street hareketinin sloganına dönüştü (“Biz %99’uz”). Occupy Wall Street devrimci bir başkan adayının önünü açtı ve Bernie Sanders, Biden gibi diğer politikacıları da kendi yönüne çekti.
Bugün genç Amerikalılar sosyalizme kapitalizmden daha olumlu bakıyorlar. Otuz yıl önce bu neredeyse düşünülemez bir durumdu. (1980’lerin başında genç seçmenler, neoliberal Reagan’ın en güçlü destekçilerindendi.)
Peki, Sanders ön seçimleri kaybetmedi mi? Ve sosyalist Jeremy Corbyn geçen yıl Britanya’da ağır bir seçim yenilgisi yaşamadı mı?
Elbette. Ancak seçim sonuçları zamanın ruhunu ölçmenin tek yolu değildir. Corbyn 2017 ve 2019 seçimlerini kaybetmiş olabilir; fakat muhafazakârların politikaları, birçok açıdan kendi parti programlarından çok İşçi Partisi’nin mali planlarına yaklaşmıştı.
Benzer şekilde Sanders 2020’de Biden’dan daha radikal bir iklim planıyla kampanya yürütmüş olsa da Biden’ın planı, Sanders’ın 2016’daki planından bile daha radikaldir. Thatcher “Yeni İşçi Partisi ve Tony Blair”i en büyük başarısı olarak adlandırdığında şaka yapmıyordu. Partisi 1997’de seçimi kaybettiğinde, onu yenilgiye uğratan rakip aslında onun fikirlerini benimsemiş biriydi.
Dünyayı değiştirmek kıymeti bilinmeyen bir iştir. Rakiplerinizin alçakgönüllülükle haklı olduğunuzu kabul ettiği bir zafer anı yoktur. Politikada umabileceğiniz en iyi şey intihaldir. Friedman bunu 1970’te, fikirlerinin dünyayı nasıl ele geçireceğini bir gazeteciye anlattığında çoktan kavramıştı. Bu süreç dört perdede sahnelenecekti:
"Perde I: Benim gibi uçuk tiplerin görüşlerinden uzak durulur.
Perde II: Ortodoks görüşlerin savunucuları rahatsız olur; çünkü bu fikirlerin içinde bir parça doğruluk bulunduğu fark edilir.
Perde III: İnsanlar şöyle der: “Bunun uygulanamaz ve teorik olarak aşırı bir görüş olduğunu hepimiz biliyoruz; ama elbette bu yönde ilerlemenin daha ılımlı yollarını düşünmeliyiz.”
Perde IV: Muhalifler fikirlerimi savunulamaz karikatürlere dönüştürür; böylece benim daha önce durduğum noktaya doğru ilerleyip o zemini işgal edebilirler."
***
Yine de büyük fikirler çoğu zaman uçuk görülen kişilerle başlasa da bu, her uçuk fikrin büyük bir fikir olduğu anlamına gelmez. Radikal düşünceler zaman zaman popüler hâle gelse de, arada bir seçim kazanmak da fena olmazdı. Çok sık olarak Overton Penceresi, solun başarısızlıkları için bir mazeret gibi kullanılır: “En azından fikir savaşını kazandık.”
Kendilerini “radikal” olarak tanımlayanların gerçekten bir planı varsa bile, bu planların çoğu iktidarı ele geçirmek için yeterince olgunlaşmamış, yarım yamalak planlar olur. Dahası, bu planları eleştirmeye kalktığınızda hemen hain damgası yersiniz. Aslında solun başarısızlıklarının sorumluluğunu başkalarına yükleme gibi uzun bir geçmişi vardır; basına, şirketlere ya da kendi içlerindeki kuşkuculara. Ancak sorumluluğu bizzat üstlendikleri pek görülmez.
Sokağa çıkma yasaklarının olduğu bu günlerde okuduğum Zor Kadınlar adlı kitap, dünyayı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu bana bir kez daha hatırlattı. Britanyalı gazeteci Helen Lewis’in yazdığı bu kitap, Britanya’daki feminizm hareketinin tarihini anlatıyor. Ancak yalnızca feminizmle ilgilenenler için değil, daha iyi bir dünya yaratmak isteyen herkes için okunması gereken bir eser.
Lewis “zor” derken üç şeyi kast ediyor:
Birincisi: Dünyayı değiştirmek zordur. Bunun için fedakârlık yapmak gerekir.
İkincisi: Birçok devrimci zor insanlardır. İlerleme çoğu zaman inatçı, sinir bozucu ve bilerek düzeni sarsan kişilerle başlar.
Üçüncüsü: İyi şeyler yapmak mükemmel olduğunuz anlamına gelmez. Tarihin kahramanları, sonradan anlatıldıkları kadar lekesiz insanlar nadiren olmuşlardır.
Lewis’in eleştirisi, birçok aktivistin bu karmaşıklığı görmezden geldiği ve bu yüzden daha az etkili oldukları yönündedir. Örneğin Twitter’a bakın: Platform, çoğu zaman diğer kullanıcıları yargılamakla daha çok ilgilenen insanlarla doludur. Küçük bir yanlış ifade ya da ilk anlaşmazlık belirtisinde, dünün kahramanı ertesi gün gözden düşer.
Lewis, her hareket içinde farklı roller üstlenen pek çok insan bulunduğunu ve bu hareketlerin çoğu zaman huzursuz ittifaklar ile zorunlu uzlaşmalar gerektirdiğini gösteriyor. Bunun iyi bir örneği Britanya’daki kadınlara oy hakkı hareketidir. Bu hareket, “balık satıcısı kadınlardan aristokratlara, değirmen işçisi kızlardan Hintli prenseslere kadar uzanan” çok çeşitli Zor Kadınları bir araya getirmişti. Bu karmaşık ittifak, 1918’deki zaferi elde edecek kadar uzun süre ayakta kalmayı başardı. Böylece 30 yaşın üzerindeki mülk sahibi kadınlara oy kullanma hakkı tanındı.
(Evet, başlangıçta yalnızca ayrıcalıklı kadınlar oy kullanabiliyordu. Ancak bu makul bir uzlaşmaydı; çünkü bu ilk adım, bir sonraki adımı neredeyse kaçınılmaz hâle getirdi: 1928’de kadınlar için evrensel oy hakkı tanındı.)
Ve hayır, elde ettikleri başarı bile bu feministleri birbirine yakınlaştırmadı. Tam tersi oldu. Lewis’e göre, “oy hakkı mücadelesi veren kadınlar bile büyük zaferlerinin anısını kişisel çatışmaların gölgesinde hatırladılar.”
İlerlemenin karmaşık olduğu ortaya çıktı.
Aktivizmi düşünme biçimimiz, bu farklı rollerin hepsine ihtiyaç duyduğumuzu çoğu zaman unutturur. Eğilimimiz -talk şovlarda ya da akşam yemeklerinde— aktivizmin sevdiğimiz türünü seçmektir: Greta Thunberg’e kocaman bir alkış veririz ama Extinction Rebellion’ın yol kapatma eylemlerine öfkeyle bakarız. Ya da Occupy Wall Street protestocularına hayran oluruz, Davos’a giden lobicileri küçümseriz.
Oysa değişim böyle işlemez. Bu insanların hepsinin oynayacağı bir rol vardır. Hem profesörün hem anarşistin. Hem bağlantılar kuranın hem kışkırtanın. Hem provokatörün hem uzlaştırıcının. Akademik jargonla yazanların da, o fikirleri daha geniş bir kitle için anlaşılır hâle getirenlerin de. Kapalı kapılar ardında lobi yapanların da, çevik kuvvet tarafından sürüklenenlerin de.
Bir şey kesin. Overton Penceresi’nin sınırlarını zorlamanın artık yeterli olmadığı bir an gelir. Bir zamanlar radikal sayılan fikirleri güç merkezlerine taşımak için kurumların içine doğru yürümek gereken bir an gelir.
Sanırım şimdi tam zamanı.
***
Son kırk yılda egemen olan ideoloji artık çözülüyor. Yerini neyin alacağı ise henüz belli değil. Bu krizin bizi aşağı çekebileceğini, hatta daha da karanlık bir tünele sürükleyebileceğini hayal etmek zor değil. Yöneticiler bunu daha fazla güç elde etmek, insanların özgürlüklerini kısıtlamak ve ırkçılık ile nefretin alevlerini körüklemek için kullanabilir.
Ama işler farklı da gelişebilir. Sayısız aktivistin ve akademisyenin, bağlantılar kuranların ve kışkıtırcıların çabaları sayesinde başka bir yol da hayal edilebilir. Bu salgın bizi yeni değerlere doğru yönlendirebilir.
Eğer neoliberalizmi tanımlayan bir dogma varsa, o da insanların çoğunun bencil olduğu inancıdır. İnsan doğasına dair bu alaycı ve kuşkucu bakış açısının ardından ise özelleştirme, artan eşitsizlik ve kamusal alanın aşınması geldi.
Şimdi insan doğasına dair daha farklı ve daha gerçekçi bir bakış için bir alan açıldı: İnsanlar iş birliği yapmak üzere evrimleşti. Bu inanç üzerine inşa edilebilecek şeyler ise şunlar: güvene dayalı bir yönetim, dayanışmaya dayanan bir vergi sistemi ve geleceğimizi güvence altına alacak sürdürülebilir yatırımlar. Üstelik bütün bunlar, bu yüzyılın en büyük sınavına hazırlanmak için tam zamanında ortaya çıkıyor: Ağır çekimde yaklaşan iklim değişikliği felaketi yaklaşıyor.
Bu krizin bizi nereye götüreceğini kimse bilmiyor. Ama önceki krizle karşılaştırıldığında, en azından bu kez biraz daha hazırlıklıyız.
Yazının orjinali için tıklayın
