Uzaktan Kontrol Ediliyorsunuz

Gözetim kapitalizmi, özel insan deneyimlerini tek taraflı olarak bedava ham maddeden davranışsal veriye dönüştürmeyi kendinde hak görmesiyle başlar. Yaşamlarımız bir veri akışına dönüştürülüyor.

Shoshana Zuboff
Shoshana Zuboff 9 Şubat 2022
Uzaktan Kontrol Ediliyorsunuz

Federal Ticaret Komisyonunda mahremiyet ve hukuk hakkındaki tartışma, o gün görülmemiş bir şekilde kızışmıştı. Teknoloji endüstrisinin üst düzey yöneticileri, kendilerini yönetme yeteneğine sahip olduklarını ileri sürerek hükümet müdahalesinin pahalı ve faydasız olacağını savunuyorlardı. Sivil liberaller ise şirketlerin veri işleme kabiliyetlerinin bireysel özgürlüklere eşi görülmemiş bir tehdit oluşturduğu konusunda uyarıda bulunuyorlardı. Bunlardan biri şöyle vurguluyordu: “Elektronik çağda insanoğlunun ne olduğuna karar vermek zorundayız. Bizler sadece ticari meta mı olacağız?” Bir komisyon üyesi de “Çizgiyi nereye çekmeliyiz?” diye sordu. Yıl 1997 idi.

O çizgi hiçbir zaman çekilmedi ve şirket yöneticileri kendi yollarında ilerlemeye devam ettiler. 23 yıl sonra kanıtlar artık gözler önünde. Bu zaferin meyvesi, benim “gözetim kapitalizmi” dediğim yeni bir ekonomik akıldı. Başarısı, tek taraflı cehaletimize; yanlış yönlendirme, örtmece ve sahtekârlıkla örülmüş bir sis yaratmak üzere tasarlanmış bir sistemin işleyişine dayanır. Bir zamanlar gözetim kapitalistleri tarafından “dünyanın en geniş hüküm sürülemeyen alanı” olarak kutlanan internetin içinde kök saldı ve serpildi. Fakat güç boşluğu dolduruldu ve bir zamanlar hüküm sürülemeyen vahşi alanlar artık yönetimsiz bırakılmıyor. Bunun yerine bu alanlar, gözetim kapitalistleri olan özel teşebbüsler tarafından sahiplenilip işletiliyor ve katı kurallarla yönetiliyor.

Gözetim kapitalizminin son 20 yıldaki yükselişi, büyük oranda karşı konulamaz bir şekilde gelişti. “Dijital” hızlıydı ve sürüden ayrılanların geride bırakılacağı bize söyleniyordu. Birçoğumuzun, telaşlı Beyaz Tavşan’ın ardından koşuşturup Alice gibi vaat edilmiş dijital Harikalar Diyarı’na düşmesi ve sanrılara kapılması pek de şaşırtıcı değildi. Harikalar Diyarı’nda bedava yeni dijital servisleri kutluyorduk, fakat şimdi anladık ki bu servislerin ardındaki gözetim kapitalistleri bizi bedava ticari meta olarak değerlendiriyor. Biz Google’da araştırma yaptığımızı sanıyorduk, fakat anladık ki aslında Google bizi araştırıyor. Biz sosyal medyayı bağlanmak için kullandığımızı sanıyorduk, fakat öğrendik ki bağlanmak sosyal medyanın bizi kullanma şekli. Açıkça, yeni televizyonumuzun ya da döşeğimizin neden bir gizlilik politikası olduğunu neredeyse hiç sorgulamıyorduk; ancak bu “gizlilik” ilkelerinin aslında gözetleme politikaları olduğunu anlamaya başladık.

Ve gerçek boyutunu anlayamadıkları için otomobile “atsız taşıma” diyen atalarımız gibi, biz de interneti herkesin istediği bir notu iliştirebileceği bir ilan tahtası gibi görüyorduk. Kongre bu aldatmayı bir yasa ile sağlamlaştırdı; 1996 İletişim Ahlakı Kanunu’nun 230 no’lu bölümüyle yayıncıları, hatta spikerleri bile bağlayan zorunluluklardan bu şirketleri kurtardı.

Yalnız tekrar eden krizler bize şunu öğretti ki bu platformlar ilan tahtası değil, aksine içine herhangi bir kişi tarafından aşısı olmayan tehlikeli bir virüsün yerleştirilebileceği süper hızlı küresel bir kan dolaşımıdır. İşte bu sayede Facebook’un baş yöneticisi Mark Zuckerberg, Beyaz Saray Sözcüsü Nancy Pelosi ile ilgili sahte bir videoyu kaldırmayı yasalara dayanarak reddedebiliyordu ve sonrasında politik reklamların gerçeği doğrulamanın öznesi olamayacağını ilan ederek bu kararında ısrarcı oldu.

Tüm bu aldatmaca, tüm hain halüsinasyonların en hain olanına dayanıyordu: mahremiyetin özel olduğu inancı. Bireysel bir hesapla, değeri belirlenmiş bu hizmetler karşılığında bir parça bilgi alışverişi yaparak kendi mahremiyet düzeyimizi seçebileceğimizi hayal ediyorduk; mantıklı bir al gülüm ver gülüm. Örneğin, Delta Hava Yolları Atlanta Havalimanı’nda bir biyometrik veri sistemi kurduğunda, orada seyahat eden 25.000 kişinin yüzde 98’i yüz tanıma özelliğini kullandı; çünkü yüz tanıma seçeneği ile uçağa binişte kişi başına ortalama 2 saniye ya da geniş gövdeli bir uçak için 9 dakika tasarruf ediliyordu.

Gerçekte yüz tanıma sistemlerindeki hızlı gelişim, toplumu sözüm ona bir mahremiyet seçimiyle karşı karşıya bırakır gibi görünen sonuçlar doğurdu. Gözetim kapitalistleri, yüzümüzü göründüğü her yerde alma hakkını talep ettiler; bir şehir caddesinde ya da bir Facebook sayfasında. The Financial Times’a göre Microsoft’un yüz tanıma programı için kullanılan eğitim veri tabanı, kimsenin bilgisi olmadan ve tahminlere göre yalnızca akademik bir çalışmayla sınırlı olduğu düşünülen 10 milyon görüntüyü içeriyordu; bu veriler, IBM’in ve Birleşik Devletler ile Çin ordusunu da kapsayan devlet kurumlarının araştırmaları için kullanıldı. Uygur toplumunun neredeyse açık bir cezaevinde yaşadığı, yüz tanıma sistemiyle sürekli gözetim altında tutulan Sincan Bölgesi'nden iki tedarikçi de bunların arasındaydı.

Bizim belli miktarlarda vazgeçtiğimiz ya da bizden gizlice çalınan bilgilerimize dayanan bu ve diğer özel ve kamuya ait gözetim sistemlerinin etkisiyle, artık mahremiyet özel değildir.

Dijital yüzyılımızın demokrasinin Altın Çağı olması beklenirken, “epistemik eşitsizlik” olarak adlandırılabilecek yeni bir toplumsal eşitsizlik biçiminin ortaya çıktığı bir dönemin üçüncü on yılına giriyoruz. Bu durum, bilginin ve bu bilgiye dayanan gücün son derece asimetrik dağıldığı Gutenberg öncesi çağı hatırlatıyor; çünkü teknoloji devleri bilgiyi ve öğrenme süreçlerini kontrol ediyor. “Mahremiyetin özel bir alan olduğu” yönündeki aldatmaca, bu beklenmedik toplumsal bölünmenin ortaya çıkması ve derinleşmesi için ustalıkla kurgulandı. Gözetim kapitalistleri, kârlarını artırmak için büyüyen bilgi eşitsizliğini istismar ediyor. Ekonomiyi, toplumu, hatta hayatlarımızı dokunulmaz bir zırhın ardına saklanarak manipüle ediyor; yalnızca bireysel mahremiyeti değil, demokrasinin kendisini de tehlikeye atıyorlar. Biz ise kendi yanılgılarımızla oyalanırken, yukarıdan gelen bu kansız darbeyi fark edemedik.

Mahremiyetin özel olduğu inancı, bizi seçmediğimiz bir geleceğe sürükledi; çünkü bu inanç, egemen ve bireysel haklar talep eden bir toplum ile tek yönlü bir aynanın yansıttığı sosyal ilişkiler etrafında şekillenen toplum arasındaki ayrımı yapmada yetersiz kaldı. Ders şudur: Mahremiyet kamusaldır; çünkü mahremiyet, mantıken ve ahlaken insan özerkliğinden ve öz yönetimden ayrılamayan bir toplumsal değerdir ve bunlar, mahremiyetin dayandığı demokratik toplumun vazgeçilmez unsurlarıdır.

Ama şimdi rüzgârın yönünün değiştiği görünüyor. Tavşan deliğinden eve doğru geri tırmanmaya başladığımız bu anda, yeni ve kırılgan bir farkındalık doğuyor. Gözetim kapitalistleri hızlıdır; çünkü onlar ne hakiki bir rıza ne de bir mutabakat arar. Onlar, kafa karışıklığına ve çaresizlik, umutsuzluk, vazgeçmişlik mesajlarıyla felç ettikleri avlarının efsunlanmasına dayanır. Demokrasi yavaştır ve bu iyi bir şeydir. Onun adımları; aileler içinde, komşular arasında, iş arkadaşları ve gruplar arasında, şehirlerde ve ülkelerde gerçekleşen on milyonlarca sohbetle, uyuyan dev olan demokrasinin harekete geçişinin ilk kıpırtılarını yansıtır.

Bu sohbetler artık gerçekleşiyor ve yasa yapıcıların da sürece katılmaya ve liderlik etmeye hazır olduklarını gösteren pek çok işaret var. Bu üçüncü on yılın kaderimizi belirleyeceği anlaşılıyor. Dijital geleceği daha iyi hâle mi getireceğiz, yoksa o mu bizi daha kötü hâle getirecek? Evimiz diyebileceğimiz bir yer olacak mı?

Epistemik eşitsizlik, ne elde edeceğimizden ziyade ne öğreneceğimize bağlıdır. Bilgiyi yakalama, üretme, analiz etme ve satma süreçlerinin özel ticari mekanizmalar tarafından kontrol edilmesi sonucu ortaya çıkan yetersiz bilgi erişimi olarak tanımlanır. Bu durum en iyi, bizim ne bildiğimiz ile bizim hakkımızda ne bilindiği arasında hızla büyüyen bir uçurum olarak örneklendirilebilir.

20. yüzyılın sanayi toplumu “iş bölümü” temelinde örgütlenmişti ve bu dönemde ekonomik eşitlik mücadelesi siyaseti belirliyordu. Bizim dijital çağımız ise toplumun koordinatlarını iş bölümünden “öğrenme bölümü”ne kaydırdı; buna bağlı olarak günümüz siyasetini, bilgiye erişim mücadelesi ve bu bilginin sağladığı gücü ele geçirme mücadelesi şekillendirmektedir. Epistemik eşitsizliğin yeni merkezi, 20. yüzyılın siyasetini tanımlayan üretim araçlarının sahipliğinden anlamın üretilmesine doğru bir kayış olduğuna işaret ediyor. Bu yeni çağda epistemik adalet ve epistemik haklara ilişkin sorunlar, bilgi, otorite ve gücü kapsayan üç temel soruyla özetlenebilir: Kim biliyor? Kimin ne bildiğini kim biliyor? Kimin ne bileceğine kim karar veriyor?

Son yirmi yıldır öncü gözetim kapitalistleri -Google ve ardından gelen Facebook, Amazon ve Microsoft-eş zamanlı olarak epistemik hiyerarşinin tepesine yükselişlerini sağlamlaştırarak toplumsal dönüşümü gerçekleştirdiler. Her çocuğun bile hırsızlık olarak anlayabileceği manevralarla, izin almaksızın devasa bilgi tekelleri oluşturarak karanlıkta faaliyet gösterdiler. Gözetim kapitalizmi, özel insan deneyimlerini tek taraflı olarak bedava ham maddeden davranışsal veriye dönüştürmeyi kendinde hak görmesiyle başlar. Yaşamlarımız bir veri akışına dönüştürülüyor.

İlk zamanlarda, kullanıcıların bilgisi olmadan, özgürce sunulan verilerle hizmetlerin geliştirilmesi için gerekenden çok daha fazla sayıda zengin öngörü sinyalinin muhafaza edildiği keşfedildi. Bu, yalnızca internette ne paylaştığınızla sınırlı değildi; ünlem işareti kullanıp kullanmadığınızdan fotoğraflarınızda renk doygunluğu ayarı yapıp yapmadığınıza, yalnızca nerede yürüdüğünüzden omuzlarınızdaki kamburluğa, sadece yüzünüzün tanınmasından “mikro ifadeler” yoluyla yüzünüze yansıyan duygulara, hatta neyi sevdiğinizden ilişkilerde sergilediğiniz sevgi kalıplarına kadar her şeyi kapsıyordu. Kısa süre sonra bu devasa davranış fazlalıkları, tescilli veri olarak gizlice avlandı ve ele geçirildi.

Veriler, cihazların karmaşık tedarik zincirleri, izleme ve takip yazılımları ile ayrıca uygulama ekosistemleri ve gizlice ele geçirilmiş veri akışını uygun yerlere yönlendirmede uzman şirketler aracılığıyla taşınıyor. Örneğin, The Wall Street Journal’ın testleri gösterdi ki Facebook, kalp atım bilgilerini Instant Heart Rate (HR Monitor) uygulamasından, adet döngüsü verilerini Flo Period & Ovulation Tracker uygulamasından ve gayrimenkul değerlerine ilişkin bilgileri Realtor.com’dan kullanıcıların bilgisi olmadan topluyor.

Bu veri akışı, gözetim kapitalistleri tarafından “yapay zekâ” olarak adlandırılan bilgisayımsal fabrikalara aktarılıyor. Bu fabrikalar, bizim hakkımızda davranışsal öngörülerin üretildiği yerlerdir; ancak elbette bizim yararımıza değil. Aksine, bu öngörüler yeni bir pazarın parçası olarak, özellikle insan davranışlarının geleceği üzerine ticaret yapan iş dünyasına satılıyor. İnsan davranışlarındaki kesinlik, gözetim kapitalistlerinin öngörülerinin niteliği üzerinden rekabet ettikleri bu pazarların can damarıdır. Bu durum, tarihin en güçlü ve en zengin şirketlerinin ortaya çıkmasına yol açan yeni bir ticaret biçimidir.

Hedeflerine ulaşmak için üretilmesine katkıda bulundukları dijitalleştirilmiş dünya verilerinin yüzde 99,9’u üzerinde rekabet edilemez bir hâkimiyet kurma peşine düştüler. Gözetim kapitalistleri, dünyanın en büyük bilgisayar ağlarını, veri merkezlerini, çok sayıda sunucu merkezini, denizaltı iletim kablolarını, gelişmiş mikroçipleri, gelişime açık makine zekâsını ve bu yeni devasa veri kıtalarından nasıl bilgi çıkarılacağını bilen yaklaşık 10.000 uzmandan oluşan ordularını inşa ettiler.

Google’ın liderliğinde, zirvedeki gözetim kapitalistleri, iş gücü piyasasını, hassas uzmanlık bilgisiyle veri bilimini ve hayvan araştırmaları dâhil olmak üzere kontrol etmeye çalışırken, yeni kurulan işletmeleri, üniversiteleri, yüksekokulları, belediyeleri, diğer sanayi dallarındaki holdingleri ve daha az zengin ülkeleri kapsayan rakiplerini saf dışı bırakmaya yöneliyor. 2016’da, Amerika’da bilgisayar bilimleri alanında doktora sahibi kişilerin yüzde 57’si sanayide istihdam edilirken, yalnızca yüzde 11’i kadrolu olarak üniversitelerde çalışmayı tercih etti. Bu sadece Amerika’nın sorunu değil. Britanya’da üniversite yönetimleri, veri bilimciler açısından “kayıp bir nesil” endişesi taşıyor. Kanadalı bir bilim insanı, “Güç, uzmanlık ve veri işlerinin tamamı sadece birkaç şirketin elinde toplanıyor,” diye yakınıyordu.

Google, insan davranışlarının geleceği üzerine ticaret yapmak için son derece cazip bir piyasa yarattı ve bu ticaret, internet üzerinden hedefli reklamcılık olarak bildiğimiz, kullanıcıların hangi reklamlara tıklayacağının tahmin edilmesine dayanıyordu. Yeni ekonomik aklın ortaya çıktığı 2000 yılı ile şirketin halka arz edildiği 2004 yılı arasında, şirketin gelirleri yüzde 3590 oranında arttı. Bu çarpıcı sayı, “gözetim kâr payı”nı temsil ediyordu. Bu durum, kısa sürede yeni kurulan işletmeleri, uygulama geliştiricilerini ve holdingleri, iş modellerini gözetim kapitalizmine uyarlamaya yönelten bir mantık yarattı. İnsan davranışlarının geleceğini satarak yüksek gelirlere hızla ulaşma vaadi, ilk büyük yönelimi Facebook’a doğru başlattı; ardından bu model teknoloji sektörünün ötesine geçerek sigorta, perakende, finans, eğitim, sağlık hizmetleri, emlak, eğlence ve başında kişiselleştirme ya da “akıllı (smart)” gibi ifadelerin yer aldığı ürünlerin bulunduğu pek çok farklı alana yayıldı.

Hatta 20. yüzyıl seri üretim ekonomisinin doğum yeri olan Ford bile, araba satışlarındaki düşüşü durdurmak için “araç işletim sistemi” adıyla kendini yeniden yapılandırarak gözetim kâr payının izinden gidiyor. Bir analistin belirttiği gibi Ford, “verinin parasallaştırılmasıyla bir servet kazanabilir. Bunu sağlamak için mühendislere, fabrikalara ya da bayilere ihtiyacı yok. Neredeyse tamamı net kâr.”

Gözetim kapitalistlerinin rekabetteki ekonomik dayatması, incelikle işlenmiş kesinlik satmaya dayanır. İlk başlarda, makine zekâsının veri hacmine ve veri ayıklama ölçeğine dayanan bir ölçek ekonomisine bağlı olduğu açıktı. Ancak zamanla, yalnızca hacmin yeterli olmadığı anlaşıldı. En iyi algoritmaların ayrıca veri çeşitliliğine -yani kapsam ekonomilerine- ihtiyacı vardır. Bu farkındalık, kullanıcıların kameralar, bilgisayarlar, jiroskoplar ve mikrofonlarla donatılmış telefonlarıyla iç içe geçmiş bir yaşam sürmesiyle mobil devrimin ortaya çıkmasına katkı sağladı.

Kapsama ulaşma rekabeti içinde gözetim kapitalistleri, duvarların içinde ne yaptığınızı ve ne söylediğinizi öğrenmek için evlerinize yöneliyor. Sizin arabanızı, sağlık durumunuzu ve izlediğiniz programları, elbette konumunuzu, güzergâhınızdaki sokakları, binaları ve şehrinizdeki insanların davranışlarını isterler. Sesinizi, ne yediğinizi ve ne satın aldığınızı; çocuklarınızın oyun zamanlarını ve okul hayatlarını; beyin dalgalarınızı ve kan akışınızı isterler. İstisnasız her şeyi.

Hakkımızda sahip olunan orantısız bilgi, üzerimizde orantısız bir güç üretir ve bu sayede epistemik eşitsizlik, ne yapabileceğimiz ile bize ne yapılabileceği arasındaki mesafeyi de kapsayacak şekilde genişler. Veri bilimcileri bu durumu izlemekten eyleme geçiş olarak tanımlar: içinde kritik düzeyde bilgi barındıran bir makine sisteminin uzaktan kontrolünü mümkün kılan bir eyleme geçiş. Gözetim kapitalistleri, ticari amaçlar doğrultusunda insanların yönlendirilmesini, güdülenmesini ve ayarlanmasını sağlayan davranışlara müdahalenin en öngörülebilir veri olduğunu keşfettiğinde, insanlar artık uzaktan kontrolün hedefi hâline geldi. Bu, üçüncü bir zorunluluğu doğurdu: “faaliyet ekonomisi” yoğun bir deney alanının arenası hâline geldi. Bir bilim insanının sözleriyle, “Müziği nasıl yazacağımızı öğreniyoruz” ve ardından “müziğin onların dans etmesini sağlamasına izin veriyoruz.”

Bu yeni “onları dans ettirme” gücü, askerleri sokağa salıp terör ve cinayetle tehdit etmez. Silahla değil, bir cappuccino taşıyarak gelir. Bu güç; subliminal ipuçlarını manipüle eden, her yerde hazır ve nazır dijital araçlar aracılığıyla işleyen; iletişimi psikolojik olarak hedefleyen; varsayılan (default) tercih yapılarını dayatan; sosyal kıyas dinamiklerini tetikleyen ve ödül-ceza mekanizmalarını kullanan yeni bir “araçsallaştırıcı” güçtür. Tüm bunlar, uzaktan hedef alınarak insan davranışlarını ayarlama, yönlendirme ve sürme çabasının parçalarıdır ve kullanıcıların cehaletini derinleştirecek şekilde tasarlanmıştır.

Öngörüsel bilginin araçsallaştırıcı güce dönüşümüne Facebook’un sayfalarında tanık olduk: 2012 ve 2014 yıllarında, subliminal mesajların yerleştirilmesi ve sosyal kıyas manipülasyonu yoluyla önce ara seçimlerde insanların oy verme davranışları etkilendi; ardından insanların daha mutlu ya da daha üzgün hissetmesine yol açan bulaşıcı deneyler gerçekleştirildi. Facebook araştırmacıları bu deneylerdeki başarılarını iki temel sonuçla duyurdu: çevrim içi ipuçlarıyla gerçek dünyada insan davranışlarını ve duygularını etkilemek mümkündü ve bu etki, kullanıcıların farkına varmadan sağlanmıştı.

2016’da Google çıkışlı artırılmış gerçeklik oyunu Pokémon Go, caddelerde faaliyet ekonomisini test etti. Oyuncular, kâr getiren gerçek bir davranış biçimlendirme oyunu olan bu sistemde, ödül ve ceza mekanizmalarıyla hayali yaratıkları avlayarak sürüler hâlinde McDonald’s, Starbucks ya da yerel pizza zincirlerine yönlendiriliyor; mağazalara müşteri getirdikleri için yapılan “ayak bastı” ödemeleri kapsamında birer piyon hâline geldiklerinin farkında değillerdi. Bu durum, internet reklamcılarının sitelere yönlendirilen tıklamalar için ödeme yaptığı sistemle aynıdır.

2017’de The Australian tarafından ele geçirilen sızdırılmış bir Facebook belgesi, şirketin kullanıcı davranışlarını biçimlendirmek amacıyla “Facebook’un iç verilerinden” hareketle “psikolojik içgörü”yü uygulamaya ilgi duyduğunu ortaya koydu. 6,4 milyon genç Avustralyalı ve Yeni Zelandalı hedef alınmıştı. Gönderiler, resimler, gerçek zamanlı etkileşimler ve internet aktiviteleri izlenerek, üst düzey yöneticilerin şu ifadeyi kullandığı aktarıldı: “Facebook, genç kullanıcıların kendilerini stresli, yenilmiş, bunalmış, endişeli, gergin, aptal, salak, işe yaramaz ve eksik hissettikleri anları tespit edebilir.” Kendi ifadelerine göre, bu derinlikteki bilgi Facebook’un gençlerin, spesifik düzeyde subliminal ipuçlarına ve dürtülere en savunmasız oldukları ve bir parça “özgüven patlamasına” ihtiyaç duydukları anları belirlemesine imkân tanıyordu. Bu veriler daha sonra, en yüksek olasılıkla sonuç verecek şekilde, duygusal duruma uygun reklamlarla eşleştirilmek için kullanılıyordu.

Facebook, eski bir şirket yöneticisinin “kendi ağızlarıyla yalan söylüyorlar” demesine rağmen bu uygulamaları reddetti. Gerçek ise, şirket şeffaflığının ve demokratik gözetimin yokluğu nedeniyle epistemik eşitsizliğin hüküm sürmesiydi. Onlar bilir. Kimin bileceğine onlar karar verir. Kimin karar vereceğine de onlar karar verir.

Kamuoyunun maruz kaldığı kabul edilemez bilgisel dezavantajlar, gözetim kapitalistlerinin kitle iletişimini insanların gözünü bağlayacak şekilde kullanmasıyla derinleştirildi. İki örnek bunu açıklayıcı olabilir. 30 Nisan 2019’da Mark Zuckerberg, şirketin yıllık geliştiriciler konferansında “Gelecek özeldir” açıklamasıyla dramatik bir duyuru yaptı. Birkaç hafta sonra bir Facebook savunucusu, Kaliforniya’daki bir mahkemede, mahremiyet ihlali nedeniyle bir kullanıcının açtığı davayı düşürmek için, Facebook kullanmanın tek başına makul bir mahremiyet beklentisini ortadan kaldırmaya yeterli olduğunu savundu.

Mayıs 2019’da Google CEO’su Sundar Pichai, The New York Times’ta şirketinin “mahremiyet lüks bir mal olamaz” ilkesine bağlılığını yazdı. Ancak beş ay sonra Google çalışanlarının Atlanta’da bir parkta beyaz olmayan evsizlere 5 dolar karşılığında yüz taraması teklif ettiği görüldü.

Facebook’un inkârları, 2018’de sızdırılan başka bir belgeyle daha fazla sorgulanır hâle geldi. Bu gizli rapor, Facebook’un kalbi sayılan bir “öngörü motoru”na -her gün trilyonlarca veri noktasını işleyen, ardından binlerce model geliştiren ve bunları canlı tahmin sunucularına aktaran işlemsel bir fabrikaya-nadir bir bakış sunuyordu. Facebook, “öngörü servisi”nin saniyede 6 milyon tahmin ürettiğini belirtiyor. Peki, ne amaçla?

Bu raporda şirket, bu sıra dışı becerilerini; şirket müşterilerinin karşılaştığı temel iş sorunlarını bağlantı tahmini, mikro hedefleme, müdahale ve davranış biçimlendirme yoluyla gidermeye adadığını ifade etmektedir. Örneğin, “sadakat tahmini” adı verilen bir Facebook servisi, markalara sadık bireylerin davranışlarında bir değişim riski tespit ettiğinde, geleceğin doğal akışını yönlendirmek amacıyla reklam verenleri hızlıca müdahale etmeleri için uyarmaya ayarlanmıştır.

Aynı yıl, politik danışmanlık şirketi Cambridge Analytica’nın Christopher Wylie adlı eski bir çalışanı itirafçı oldu. “Facebook’u milyonlarca insanın profilini toplamak için kullandık” diyerek itirafta bulundu ve “onlar hakkında ne bildiğimizi sömürmek ve içlerindeki karanlık yönleri hedef almak için programlanmış modeller inşa ettik” sözleriyle devam etti. Wylie bu teknikleri “bilgi savaşları” olarak nitelendirdi ve doğru bir değerlendirmeyle bu tür gölge savaşların, bilginin asimetrisi ve bu asimetrinin ürettiği güç üzerine kurulu olduğunu ifade etti.

Kamuoyu ve yasa yapıcılar için daha az açık olan ise, gözetim kapitalistlerinin her gün milyarlarca sıradan kullanıcının maruz kaldığı standart işgal ve fetih stratejilerini nasıl yürüttüğüne dair bilgiydi. Wylie, hakkında açılan ve hâlen süren davaya rağmen şirketin faaliyetlerini “aynalama” olarak tanımlıyor. Cambridge Analytica’nın asıl yeniliği ise tüm bu uygulamaları ticari alandan çıkarıp politik bir amaca yöneltmiş olmasıydı.

Diğer bir deyişle, Cambridge Analytica bir parazitti ve gözetim kapitalizmi bu yapının yuvasıydı. Şirketlerin bilgi hâkimiyeti sayesinde gözetim kapitalistleri, saldırı için hedefleri belirlemeye yarayan davranışsal verileri temin ediyordu. Davranışsal mikro hedefleme ve davranış biçimlendirme yöntemleri onların silahları hâline gelmişti. Masum vatandaşların iç dünyalarındaki karanlık yönleri tetikleyecek görünmez saldırılar tasarlama imkânı ise, 230. madde nedeniyle kendilerine rıza alma yükümlülüğü getirilmemesinden kaynaklanıyordu.

Bizi Cambridge Analytica gibi aktörlerin saldırılarına karşı savunmasız bırakan yalnızca epistemik eşitsizlik değildir. Daha büyük ve rahatsız edici olan ise, gözetim kapitalistlerinin epistemik eşitsizliği toplumumuzu tanımlayan bir duruma dönüştürmüş olmasıdır. Etkili sosyal etkileşim adına kendilerine bağımlı hâle geldiğimiz bu şirketler, bilgi savaşlarını günlük gerçekliğimizin sıradan bir parçasıymış gibi normalleştirdi. Bu şirketler bilgiye, makinelere, bilime ve bilim insanlarına; sırlara ve yalanlara sahiptir.

Elimizde bu veri yağmacılarına karşı yalnızca sınırlı sayıda savunma aracı varken, mahremiyetin neredeyse tamamı onların elindedir. Hukuki bir korumadan yoksun biçimde kendi yaşamlarımız içinde saklanmaya çalışırken, çocuklarımız akşam yemeği masasında şifreleme stratejilerini tartışıyor; öğrenciler ise protesto gösterilerinde, aile albümlerimizden beslenen yüz tanıma sistemlerinden kaçınmak için maske takıyor.

Epistemik haklar ve mevzuatın yeni ilanlarının yokluğunda, gözetim kapitalistleri demokrasiyi geçersiz kıldığı bir zamanda toplumu yeniden şekillendirmeyle tehdit ediyorlar. En altta insan iradesini dinamitliyor, mahremiyeti gasp ediyor, kişisel özerkliği kısıtlıyor ve bireyleri mücadele etme hakkından mahrum bırakıyor. En üstte ise epistemik eşitsizlik ve adaletsizlik demokratik bir toplumun ruhuyla tamamen uyumsuzdur.

Her ne kadar gözetim kapitalistlerinin gölgelerde çalıştığını bilsek de orada tam olarak ne yaptıkları ve biriktirdikleri bilgiler bizim için belirsizdir. Bizim hakkımızda her şeyi bilme araçlarına sahipler; ancak biz onlar hakkında çok az şey bilebiliyoruz. Bizim hakkımızda bildikleri bizim yararımıza değil. Üstelik geleceğimiz başkalarının menfaati için satılıyor.

1997’deki Federal Ticaret Komisyonu toplantısından beri o çizgi asla çekilmedi ve insanlar ticaret için meta hâline geldi. Bir diğer yıkıcı ve aldatıcı sonuç ise, kolaylık sağlayan dijital teknolojilerin kaçınılmaz bir sonucu olarak gözetim kapitalizminin da kaçınılmaz olduğu düşüncesidir. Gerçek şu ki, gözetim kapitalistleri dijital araçlara el koydu. Bunun kaçınılmaz olan hiçbir yanı yoktu.

Amerikalı yasa koyucular, birçok nedenden ötürü bu meseleyle mücadele etme konusunda gönülsüzdür. Bunlardan biri, 11 Eylül terörist saldırılarının ardından devletin önceliklerinin internet mahremiyetini koruma güdüsünden “tüm bilgilerden haberdar olma” anlayışına kaymasıyla güçlenen yazılı olmayan “gözetim istisnacılığı” politikasıdır. Bu politik atmosferde, Silikon Vadisi’nde ortaya çıkan ve henüz gelişmekte olan gözetim becerileri büyük vaatler taşıyordu.

Gözetim kapitalistleri, lobicilik ve çeşitli propaganda yöntemleriyle yasa koyuculara gözdağı vererek, onların altını oyarak, karşı hareketleri dondurarak ve kafa karışıklığı yaratarak kendilerini savundular. Verdikleri zarara kıyasla çok az incelemeye tabi tutuldular. Şu iki örneğe bakalım:

İlki, demokrasiyi, refahı ve yeniliği tehdit ettiği iddiasıydı. Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt 2011 yılında şöyle diyordu: “Ellerinizi internetten çekin noktasına geldik… Bizi yalnız bırakın… Hükümet, her şeyi yavaşlatacak düzenlemeler getirme hatası yapabilir; biz bunu görüyoruz ve endişeleniyoruz.” Bu söylem, bugün kendilerine “soyguncu baronlar” dediğimiz Yaldızlı Çağ’dan beri süregelen bir propagandanın devamıdır. “Arz-talep yasası”, “sermaye yasası” ve “en güçlü olan yaşar” anlayışı varken yeni kanunlara ihtiyaç olmadığında ısrar ettiler.

Çelişkili bir şekilde, gözetim kapitalistleri yeniliğe öncülük ediyor gibi de görünmüyor. Umut vaat eden yeni bir ekonomi araştırmaları dalgası, devletin ve demokratik yönetimin inovasyon için kritik bir rol oynadığını savunurken, Google gibi büyük teknoloji firmalarında inovasyon eksikliğine dikkat çekiyor. Gözetim kapitalistlerinin bilgi hâkimiyeti; kendini karbonsuz enerji, açlığın ortadan kaldırılması, kanserin tedavisi, okyanusların plastikten temizlenmesi ya da dünyayı iyi kazanan, zeki ve sevecen öğretmenler ile doktorlarla doldurmak gibi acil sorunlara adamış değildir. Aksine, devasa sermaye ve bilgisayar gücüyle, dâhiler tarafından yürütülen insan davranışlarını öngörme ekonomisinden kâr elde etmeye odaklanmış ileri düzey bir operasyon söz konusudur.

Propagandanın ikinci biçimi ise, öncü gözetim firmalarının ekonomik başarısının insanlara gerçek değer sunduğunu yansıttığı iddiasıdır. Ancak arz-talep dengesi açısından bakıldığında, talep tarafındaki kullanıcıların verileri üzerinden gözetim kapitalizminin bir piyasa başarısızlığı olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Yakın bir arz-talep iş birliği geliştirmek yerine, insanlar bu teknolojileri çoğu zaman alternatiflerinin olmaması ve gözetim kapitalistlerinin gölge operasyonları ile sonuçları hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları nedeniyle kullanmaktadır. Pew Araştırma Merkezi’nin yakın tarihli bir raporu, Amerikalıların yüzde 81’inin şirketlerin veri toplamasının potansiyel risklerinin faydalarından daha ağır bastığına inandığını ortaya koymuştur. Bu durum, şirketlerin başarısının insanların gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade zorlayıcı mekanizmalara ve örtük hilelere dayandığını da göstermektedir.

Ödüllü nizamname tarihi çalışmalarıyla tanınan tarihçi Thomas McCraw bir uyarıda bulundu. Yüzyıllar boyunca düzenleyiciler yön verdikleri başlıca endüstrilere uygun stratejileri bir çerçeveye oturtamadıklarında başarısız olmuşlardır. Mevcut mahremiyet ve tekel karşıtı yasalar hayati önemdedir; ancak bunların hiçbiri epistemik eşitsizliği tersine çevirme konusunda karşılaşılan zorlukları bütünüyle aşmaya yeterli değildir.

21. yüzyılın bu netameli meseleleri, yasa ile sınırlandırılmış epistemik hakların bir çerçeveye oturtulmasını ve demokratik denetime tabi olmasını gerektiriyor. Bu tür haklar, insan deneyimlerinin sınırlarını korumak için, verileştirme süreçlerinin müdahalesine uğramadan önce veri sağlama zincirini kesintiye uğratmalıdır. Bir insanın hayatının veriye dönüştürülmesi, demokratik bir toplumda kendi çıkarlarını bilen bireylerin özgür tercihlerine bağlı olmalıdır. Bu, şu anlama gelir: Şirketler, yüzünüzü talep etme, analiz için ham madde olarak kullanma, yüzünüzden elde edilen bilgisayımsal ürünlere sahip olma ya da bunları satma hakkını kendilerinde görememelidir. Epistemik haklar üzerine tartışmalar şimdiden başlamıştır; Uluslararası Af Örgütü’nün raporunda da çığır açıcı bir şekilde yer aldığı gibi.

Talep tarafında yer alan bizler, insan geleceğinin pazarlanmasına son verebilir ve bu yolla gözetim ticaretindeki kâr ortaklığını sürdüren finansal girişimleri ortadan kaldırabiliriz. Bu radikal bir bakış açısı değildir. Nitekim insanlar, organ ticaretini, bebek ticaretini ve köleliği yasa dışı ilan etmiştir. Her bir durumda, bu tür ticaretlerin hem ahlaken kabul edilemez olduğu hem de öngörülebileceği üzere şiddet içeren sonuçlar doğurabileceği bilinmektedir. İnsan geleceği piyasasının da benzer şekilde insan özgürlüğünü kısıtlayacak ve demokrasiyi zayıflatacak sonuçlar doğuracağı öngörülebilir. Yüksek faizli konut kredileri ve fosil yakıt yatırımları gibi, gözetim gelirleri de yeni tür “zehirli” gelirler hâline gelebilir.

Yeni bir mücadele alanını desteklemek için yasa yapıcıların, kolektif hareketlerin yeni biçimlerini benimsemeleri gerekecektir; tıpkı yaklaşık bir yüzyıl önce kapitalist tekellerin gücünü sınırlamak amacıyla işçilerin ve yasa yapıcıların birlikte örgütlenmesi, greve gitmesi ve pazarlık haklarını savunması gibi. Yasa yapıcılar, denetimsiz gözetim kapitalistlerinin gücünden endişe duyan kesimlerle ve gözetim ekonomisine karşı çıkan; adil ücret ve güvenceli çalışma koşulları talep eden emekçilerle dayanışma kurmalıdır. Bunlar, gözetim ekonomisini tanımlayan temel özelliklerdir.

İnsan tarafından yapılan her şey, yine insan tarafından eski hâline getirilebilir. Gözetim kapitalizmi gençtir, yaklaşık 20 yıllıktır; ancak demokrasi yaşlıdır, umut ve mücadeleye dayanan köklere sahiptir.

Gözetim kapitalistleri zengin ve güçlüdür, fakat onların da kırılgan yönleri vardır. Onların da bir zayıflığı vardır: korku. Kendilerinden korkmayan yasa yapıcılardan korkarlar. Eski sorulara yeni cevaplar aramakta ısrar ederken, ileriye taşıyacak yeni bir yol isteyen vatandaşlardan korkarlar: Kim bilecek? Kimin ne bileceğine kim karar verecek? Kimin karar vereceğine kim karar verecek? Müziği kim yazacak ve kim dans edecek?

Shoshana Zuboff (@ShoshanaZuboff) “Gözetim Kapitalizm Çağı” kitabının yazarı ve Harvard İşletme Fakültesi'nden emekli bir profesördür.

Metnin kaynağı için tıklayınız.

Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye sosyokritik.com tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.