Harari Hangi Kurguları Yutturmaya Çalışıyor?

İnsanların sıklıkla kabul görmeyen ortak hayal ürünü hikâyeler ve kurgular (fictions) tarafından yönlendirilmeleri, Harari’nin yazılarının heyecan verici temasını oluşturur. Onun haklı olarak belirttiği gibi, bu kurgular toplumu düzenleyen anlayışlardır.

Jeremy Lent
Jeremy Lent 17 Şubat 2022
Harari Hangi Kurguları Yutturmaya Çalışıyor?

Harari konuştuğunda dünya dinliyor. Ya da en azından dünyanın okur kesiminin büyük bir kısmı. İlk iki kitabı, satış rekorları kıran Sapiens: İnsan Türünün Kısa Tarihi ve Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, dünya genelinde 12 milyon sattı; yeni kitabı 21. Yüzyıl İçin 21 Ders ise her yerde en çok satanlar arasında yer alıyor. Hayranları arasında Barack Obama, Bill Gates ve Mark Zuckerberg var. Ayrıca fikir hayatına yön veren Sam Harris ve Russell Brand gibi çeşitli isimlerden övgü aldı; IMF’de ve Davos’ta konuşmalar yaptı.

İnsanların sıklıkla kabul görmeyen ortak hayal ürünü hikâyeler ve kurgular (fictions) tarafından yönlendirilmeleri, Harari’nin yazılarının heyecan verici temasını oluşturur. Onun haklı olarak belirttiği gibi, bu kurgular toplumu düzenleyen anlayışlardır. Örneğin, dolara atfedilen değer ve ulus devletin otoritesi bunlar arasındadır. Harari, yakın dönemin popüler konularından biri olan “yalan haber”i eleştirirken bunun yeni bir olgu olmadığını, bin yıldır organize dinler biçiminde var olduğunu söyler.

Bununla birlikte, görünüşe göre farkında olmasa da Harari, kendi gerçeğini sunmak için dayandığı birtakım kabul görmemiş kurguları sürdürmektedir. Tanınmış bir entelektüel olarak söylediklerinin etkili olduğu göz önüne alındığında, bu kurguları sürdürmesi ciddi zararlara yol açma riski taşımaktadır. Harari’nin, alay ettiği geleneksel dinî dogmalar gibi kurgusallığı kabul edilmemiş örtük hikâyelerini sürdürmesi, küresel güç elitleri üzerinde önemli bir etki yaratmaktadır.

Birinci kurgu: Doğa bir makinedir

Harari’nin en çarpıcı kehanetlerinden biri, yapay zekânın insanların en yaratıcı olduğu işleri dahi yapabileceği ve nihayetinde insanın bilme yetisinin her boyutunu kontrol etme kapasitesine sahip olacağıdır. Bu tahminin altında yatan mantık, insan bilincinin —duygular, sezgiler ve hisler dâhil— teorik olarak bilgisayarlar tarafından deşifre edilebilen ve tahmin edilebilen bir dizi algoritmadan ibaret olduğu düşüncesidir. Hislerimizin, evrim sürecinde ustalaşarak “hesap yapan milyarlarca nöron”un oluşturduğu algoritmaların sonucunda ortaya çıkan “biyokimyasal mekanizmalar” olduğunu ileri sürer.

İnsanların ve tabii ki tüm doğanın karmaşık bir makine olarak anlaşılabileceği fikri, 17. yüzyıl Avrupası’nın kültürel bir efsanesiydi ve bu fikir o zamandan beri halkın tahayyülünde yer etmiştir. Bilimsel devrimin güçlü dönemlerinde Descartes, “Bir zanaatkâr tarafından yapılan bir makine ile doğanın kendisinin oluşturduğu varlıklar arasında bir fark görmüyorum.” demişti.

Tercih edilen makine metaforunun yerini bugün bilgisayar almıştır. Harari’yi etkilediği açıkça görülen Richard Dawkins ise şöyle der: “Hayat, dijital bilgi baytlarından müteşekkildir.” Burada süreklilik arz eden düşünce şudur: Doğada var olan her şey parçalara ve bileşenlere indirgenebilir ve bu parçalardan hareketle anlaşılabilir.

Bu efsane, teknoloji odaklı çağımıza ne kadar çekici gelse de Tanrı’nın evreni altı günde yarattığı teorisi kadar kurmaca görünmektedir. Biyologlar, evrenin en karmaşık makineden bile farklı olduğunu, hayata içkin ilkeler üzerinden ortaya koymuşlardır. Canlı organizmalar, bir bilgisayar gibi yazılım ve donanım olarak parçalarına ayrılamaz. Bir nöronun biyofiziksel yapısı, doğası gereği davranışıyla bağlantılıdır: Nöronun taşıdığı bilgi, maddi yapısından ayrı bir varlık göstermez.

Saygın nörobilimci Antonio Damasio’nun The Strange Order of Things (Şeylerin İlginç Düzeni) adlı kitabında belirttiği gibi, Harari’nin “varsayımları bilimsel olarak doğru değildir ve bunlardan yaptığı çıkarımlar kesinlikle yanlıştır.”

Başkaları çalışmalarını bu yanlış temellere dayandırdığında, söz konusu kurgular daha da tehlikeli hâle gelir. Doğanın bir makine olduğuna inanmak, teknolojinin insanlığın tüm problemlerini çözebileceği yönünde bir kibri besler. Moleküler biyologlar, gıda üretimini artırmak için genetik mühendisliğini yüceltmektedir. Bunun yanında bazıları da jeomühendisliği, iklimsel çöküşe çözüm olarak savunmaktadır. Oysa bunların tümü, büyük çapta istenmeyen sonuçlar doğurma riski barındıran stratejilerdir.

İnsan aklından tüm küresel ekosisteme kadar doğal süreçlerin karmaşık, doğrusal olmayan ve doğası gereği tahmin edilemez olduğunu fark etmek, uygarlığımızın karşı karşıya bulunduğu varoluşsal krizlere gerçekten sistemli çözümler üretme yolunda atılacak gerekli ilk adımdır.

İkinci kurgu: “Alternatif yok.”

1980’lerde Margaret Thatcher, Ronald Reagan ile birlikte serbest piyasa ekonomi modelini ve şirketlerin yönlendirdiği neoliberal doktrini tüm dünyaya dayattığı sırada, meşhur konuşmasında “Başka Bir Alternatif Yok.” sloganını kullanarak yirminci yüzyılın diğer iki büyük ideolojisinin -faşizm ve komünizm- başarısız olduğunu ve kontrolsüz pazar kapitalizmi modelinin geriye kalan tek anlamlı seçenek olduğunu iddia ediyordu.

Şaşırtıcı bir biçimde, otuz yıl sonra Harari, Thatcher’in bu karikatürize edilmiş tarih versiyonunu neredeyse aynen tekrarladı ve komünizmin çöküşünden sonra yalnızca “liberal masalın geriye kaldığını” ileri sürdü. Harari’nin bakış açısına göre en büyük kriz, “liberalizmin karşı karşıya kaldığımız en büyük problemlere yönelik bilinen bir çözümünün olmamasıdır.” Harari, modern zamanların çalkantılarına çözüm bulmak için artık “tamamen yeni bir hikâye üretmemiz gerektiğini” iddia etmektedir.

Ne yazık ki Harari’nin, dünya genelindeki ilerici düşünürlerin yıllar boyunca geliştirdiği, dört başı mamur bir gelecek için gerekli olan ilham verici tasavvurların kahir ekseriyetini göz ardı ettiği görülmektedir. Kate Raworth gibi öncü düşünürlerin ekonomi için önerdiği yeni anlayışlardan; ekolojik uygarlığın düşünsel çerçevesi kapsamında hayatla barışık bir geleceğin heyecan verici yeni ilkelerine; The Earth Charter (Dünya için yeni bir sözleşme -ç.n.) tarafından yayımlanan ve dünya genelinde altı binden fazla kuruluş tarafından yeni ekolojik anlayış için benimsenen ahlaki temele ve buna ek olarak Harari’nin eksikliğinden yakındığı sayısız “yeni hikâye” versiyonuna kadar uzanan bu birikimden habersiz olduğu anlaşılmaktadır.Bu, paylaştığımız insanlığımızı öne çıkaran ve canlı doğayla olan derin bağımıza vurgu yapan bir umut hikâyesidir.

Problem, Harari’nin iddia ettiği gibi “bizim hikâyesiz kalmamız” değildir. Problem, dünya medyasının çok güçlü uluslararası şirketlerin kontrolünde olması sonucunda, herhangi bir aktif küresel faaliyetin boğulması ve Thatcherci neoliberalizmin ortada olan tek seçenek olduğu efsanesini sarsacak hikâyelere tartışma ortamı vermemeyi tercih etmesidir.

Harari, konumu itibarıyla sunulan umut verici fırsatları ana akım düşünürlere etkili bir biçimde duyurabilir. Bunu yaparsa, kendisinin de doğru biçimde tespit ettiği üzere, mevcut yönde ilerlenmesi hâlinde korkunç sonuçlara gebe olan geleceği etkileme fırsatına sahip olabilir. Bu zor göreve hazır mı? Belki; ancak önce üçüncü kurgunun altında yatan varsayımlarını gözden geçirmesi gerekir.

Üçüncü kurgu: Hayat anlamsızdır; en iyisi hiçbir şey yapmamaktır.

Harari, günde iki saat boyunca oturarak, meşhur guru Goenka’dan öğrendiği vipassana (içgörü) meditasyonunu uygulayan adanmış bir meditasyoncudur. Goenka’nın rehberliğinde Harari, Buda’nın orijinal öğretilerine dair kendi yorumunu sunar: “Hayat anlamsızdır ve insanlar bir anlam arayışına girmek zorunda değildir.” Yine “İnsanlar ne yapmalı?” sorusuna verdiği cevapta, Buda’nın bu soruya verdiği yanıttan hareketle şu sonuca varır: “Hiçbir şey yapmayın. Kesinlikle hiçbir şey.”

Kendim de bir meditasyoncu ve Budist ilkelerin hayranıyım. Harari’nin, Budist anlayışın birçok açıdan acı çekmeyi azaltabileceği yönündeki kanaatini paylaşıyorum. Ancak Buda’nın öğretilerini bu tür kısa açıklamalara indirgeme konusunda endişeliyim; çünkü bu yaklaşım, geleceğimizi tehdit eden, eli kulağında insani ve ekolojik afetleri durdurmak için hiçbir şey yapmamayı seçenlere felsefî bir dayanak sunabilir..

“Hayat anlamsızdır.” sözü, Buda kaynaklı olmaktan çok fizikçi Steven Weinberg’in modern indirgemeci varlık felsefesinden türetilmişe benziyor. “İnsanlar hiçbir anlam üretmek zorunda değiller.” düşüncesini savunmak, insanın zaman içinde gelişen içgüdülerine terstir.

The Patterning Instinct: A Cultural History of Humanity’s Search for Meaning (Biçimlendirici İçgüdü: İnsanlığın Anlam Arayışının Kültürel Tarihi) adlı kitabımda açıkladığım gibi, insanın kavrayış kapasitesi onu kâinata bir anlam yüklemeye iter ve bu süreç büyük ölçüde insanın içine doğduğu kültür tarafından şekillendirilir. Kendi kültürümüz tarafından biçimlendirilmiş anlamın temel yapısını tanımak, düşünce kalıplarımızın farkına varmamıza yardımcı olabilir; böylece bu kalıpları daha faydalı sonuçlar elde etmek üzere yeniden şekillendirebiliriz. Ben bu sürece “kültürel farkındalık” diyorum.

Buda’nın temel öğretilerine getirilen farklı yorumlar, aslında tamamen farklı çıkarımlara da yol açmıştır. Örneğin, insanın dünyevi işlerle anlamlı bir irtibat kurmasını teşvik eden ve adeta “bir şeyler yap” diye seslenen bir yaklaşım vardır. Yine “bağımlı köken” ilkesi, varlığın tüm boyutlarının özsel olarak birbirine bağlı olduğuna vurgu yapar ve muteber keşiş ve barış aktivisti Thích Nhất Hạnh’ın politik olarak aktif Budist siyaset anlayışının temelini oluşturur. Bir diğer önemli Budist pratiği olan empatik meditasyon olarak bilinen metta ise kişinin kendini başkalarının acısıyla özdeşleştirmesine odaklanır ve bu acıyı azaltmak için yaşam enerjisini bu yöne sevk etmeyi amaçlar. Budist ilkelerle temelden tutarlı olan anlam arayışına kaynaklık eden yaklaşım da budur.

Dördüncü Kurgu: İnsanlığın geleceği bir gösteri sporudur

Harari’nin yazılarının ayırt edici özelliklerinden biri ve belki de büyük başarısının sebeplerinden biri, günlük hayata dair önyargıların ötesine geçme ve insanlık tarihine dair genel bir perspektif sunma becerisidir. Sanki on binlerce metre yükseklikten dünyanın etrafında dönüyor ve gördüklerini aktarıyormuş gibidir. İddia ettiğine göre yaptığı meditasyon, ona “hakikati olduğu gibi görme” becerisi kazandırmış ve böylece Sapiens ile Homo Deus’u yazacak açık görüşlülüğe ve odaklanma gücüne erişmesini sağlamıştır. Yeni kitabı 21. Yüzyıl için 21 Ders ise diğer ikisinden farklıdır. Öncekilerde olduğu gibi on binlerce metre yukarıdan dünyaya bakmak yerine, bu kitapta “şimdiye ve buraya yakından bakacağını” belirtir.

Harari, yeni kitabının içeriği güncel ve karmaşık konulara odaklansa da bilimin nesnel gözlüğünden dünyaya bakmaya devam ediyor. Ancak görünen o ki Harari’nin bilim anlayışı, incelenen her şeyden tamamen kopmayı gerektiren ve birinci kurgu olarak adlandırılan “doğa bir makinedir” anlayışına hapsolmuştur. Onun insanlığa dair yaptığı tahminlerin “açık bir şekilde adaletten uzak ve önyargılı” olduğunu akılda tutmak gerekir; çünkü o, “bu, tarihe dair bir tahmindir; siyasi bir manifesto değil” diyerek kendi ahlaki kopuşunu gerekçelendirmektedir.

Fakat son on yılda farklı disiplinlerden sistem düşünürleri bu saf bilimsel nesnellik kavrayışını dönüştürdü. Doğayı dinamik, kendini düzenleyen, parçaları birbirine bağlı ve doğrusal olmayan bir sistem olarak anlayan -bu sistemin gerçekten anlaşılabilmesi için her parçanın diğerleriyle ve bütünle nasıl ilişki içinde olduğunun bilinmesi gerekir- düşünürler, bu ilkelerin yalnızca doğada değil, sosyal sistemlerimizde de nasıl işlediğini gösterdiler. Buradan çıkarılabilecek önemli bir sonuç şudur: Gözlemleyen, gözlemlediği şeyin bir parçasıdır. Bu yaklaşımın bir diğer sonucu da şudur: Gözlemcinin çıkarımları ve bunlara dayanarak yaptıkları, gözlemlediği şeyi geri besler.

Bu kavrayış, insanlığın karşı karşıya olduğu büyük problemleri araştırırken araştırmacıyı ahlaki sorumluluk altına sokar. Analiz ettiğiniz sistemin bir parçası olduğunuzu fark ettiğiniz anda, bulgularınız doğrultusunda harekete geçme ve başkalarının da bu bulgulara içkin sorumlulukları konusunda farkındalık geliştirmelerine katkıda bulunma gibi bir ahlaki zorunluluk ortaya çıkar.

Gelecek bir gösteri sporu değildir. Aksine, her birimiz takımın bir parçasıyız ve sonuç üzerinde etkili olabiliriz. Artık kurgularla ve masallarla oyalanamayız; çünkü bunu göz ardı etmenin bedeli her zamankinden daha ağır ve risklidir.

Yazının Orijinali

Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Abdullah Çiftçi tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.