John Lanchester- ‘Cesur Yeni Dünya’ ve ‘1984’ün Facebook ve Trump çağını nasıl yansıttığı üzerine
Modern dünya çoğu kimseye bir distopya gibi görünür -Amerikan durum komedisi topluluğundan ödünç alınan bir ifade olan ‘en karanlık zaman çizelgesi’nin bir versiyonu gibi. Peki kimin distopyası? Acaba hangi yazar bu hengâmeli ve bozulan zamanı en iyi şekilde düşlemiştir? Distopik kurgu geleneğine en büyük katkıyı yapan ve her ikisi de yayınlandıkları ilk günden günümüze kadar en çok satanlar listesinde yer alan 20. yüzyıldan distopya türünü tanımlayan iki şaheser: Aldous Huxley’in 1932’de yazdığı ‘Cesur Yeni Dünya’ ve George Orwell’ın 1949 yılında yazdığı ‘1984’.
İki distopyanın birçok ortak yönü var. Her iki yazar da kitle imha silahları ile şekillendirilmiş bir gelecek öngördü; Huxley’e göre biyolojik ve kimyasal silahlar, Orwell’e göre ise nükleer savaş. İnsanlığın biyolojik mühendislik ve psikolojik koşullandırma aracılığıyla kategorilere ayrıştırılması (Huxley) ya da geleneksel sınıf ayrımının totaliter sadakat sistemi ile birleştirilmesiyle (Orwell) her ikisi de (bir kast sistemi gibi) kalıcı hale getirilen tabakalaşma tehlikesi konusunda anlaştılar. Her iki yazarda gelecekteki toplumları, birbirlerinin tam zıddı olarak, cinselliğe tamamen takıntılı şekilde hayal ettiler: Orwell örneğinde devlet tarafından uygulanan baskılama ve cinsel ilişkiden uzak durma, Huxley örneğinde ise uyuşturan rastgele cinsel ilişkiye girme durumunun bilinçli olarak yayılması söz konusu.
Her iki yazarın gelecek tasavvurunda Amerika'nın hakimiyeti vardı. Her iki yazar da gelecekteki hükümetlerin ekonomik tüketimi cesaretlendirmeyi sürekli olarak deneyeceklerini düşündü; ama her ikisi de parasal genişleme (ekonomiyi canlandırmak için para arzını genişletmek-ç.n) kadar fantastik hiçbir şey düşünmedi. Her ikisi de kitaplarına tanıdık ama aynı zamanda rahatsız edici bir şekilde fütüristik bir dünyaya işaret etmek için tasarlanmış kısa bir cümle ile başladı. Cesur Yeni Dünya şöyle başlar: “Sadece otuz dört katlı tıknaz gri bir bina.” ‘Sadece’ kısmında şaşkınlık ve hararetle solumamız gerekirdi. 1984 ise şöyle başlar: “Nisan ayının soğuk ve açık bir günüydü; saatler on üçü gösteriyordu.” On üç! Korku!
Her ikisi de uyarılarını “kitabın mesajı” olarak dile getiriyordu. Huxley, “Bu mümkün; Tanrı aşkına bu konuda dikkatli olun.” dedi. Öngörüsüne göre insanlık, “uygar çocuklaştırma” yoluyla gönüllü bir sapmaya uğramış; haz ve uyuşturucular aracılığıyla sakinleştirilmiş bir gelecek ile karşı karşıyaydı. Orwell’a göre ise insanlık, “sonsuza dek bir insan yüzüne basan askerî bir bot” imgesiyle özetlenen kalıcı bir savaş durumu ve totaliter bir zihin kontrolüyle karşı karşıyaydı. Bu iki gelecek anlatısı, aralarındaki benzerliklere rağmen genellikle birbirinin zıddı iki farklı gelecek tasavvuru olarak görüldü.
İki distopya arasındaki fark, yaratıcı edebiyatın temel ayrımlarından birine dayanmaktadır. Spekülatif kurgu yazarlarının çoğu (Margaret Atwood’un bilim kurguyu tanımlamak için tercih ettiği terim), yazdıklarının şimdiki zamanın büyütülmüş ve yoğunlaştırılmış bir anlatımı olduğunu vurgulamaktan hoşlanır. William Gibson, “Gelecek burada.” dedi ve ekledi: “Sadece eşit biçimde dağıtılmamış.” Atwood, The Handmaid’s Tale’i yazarken “kitaba henüz gerçekleşmemiş hiçbir olayı ya da mevcut olmayan herhangi bir teknolojiyi koymama” ilkesini benimsedi. “Hayalî aygıtlar yok, hayalî yasalar yok, hayalî zulümler yok.”
Orwell, dünyanın geleceği için bazı teknolojik yenilikler tasarlamış olsa da 1984, özünde zaten var olan totaliter toplumların kalbine derinlemesine bakmaktadır. Bazı ayrıntılar 1940’ların yoksullaşmış dünyasından izler taşıyabilir , çünkü roman haşlanmış lahana kokusuyla kaplıdır. Ancak hikâye bunun ötesine geçerek insan kalbinin ve totaliter projenin derinliklerine iner ve onu yeniden şekillendirmeyi amaçlar.
Hiç kimse bu zamanı görmede ve onu geleceğe yansıtmada Orwell’dan daha başarılı değildi. Orwell’ın yaşamı boyunca sol görüşlere katılımı hem teorikti —Anarşizm, Troçkizm ve Stalinizm’den Bağımsız İşçi Partisi’ne ve sendika hareketine kadar farklı görüşleri deneyimledi— hem de pratikti (doğrudan yaşadı — ç.n.). Hakkında yazı yazmak için İspanya İç Savaşı’na gittiğinde, geri durup yalnızca olup bitenleri haberleştiren biri olamaması onu tanımlayan bir özellikti. Orwell, sadece haber yapmak yerine olayların gerçek yüzünü kavrayınca faşistlerle savaşmak için Troçkist milislere katıldı. Sovyet destekli grupların, cumhuriyetçi tarafta yer alan diğer grupları acımasızca bastırması; kendi müttefikleri hakkında yalan söyleme ve onları öldürme eğilimleri, Orwell’a totaliterlikle ilgili büyük romanını yazma dürtüsü ve kavrayışı kazandırdı.
Dolayısıyla bu zor tarihî anda Orwell ile Huxley arasındaki rekabetin Orwell’ın lehine sonuçlanmış olduğu düşünülebilir. Son dönemde, okul tatilinin başlamasından hemen sonra bir uçaktaydım ve koridorda bir ileri bir geri gezinirken üç farklı gencin üç farklı dilde (İngilizce, İtalyanca, Portekizce) 1984’ü okuduğunu görmek şaşırtıcıydı. Yetmiş yıllık bir kitap için hiç de fena değil.
Orwell’in mirası her zaman iyi yönetildi ve kamuoyundaki itibarını korumaya özen gösterildi. Politik yazılar için her yıl verilen Orwell Ödülleri’nin oluşturulması da bunun ilham kaynaklarından biriydi. Ölüm döşeğindeyken Orwell ile evlenen Sonia Orwell’in, ailesinin Orwell’ı Eric Blair olarak tanıdığı göz önünde bulundurulduğunda, takma adını soyadı olarak alması, onun bu itibarın gücünün farkında olduğunu düşündürebilir. (Bu durum, Orwell’ı bana heyecanla Eric olarak tanıtan bir akrabası tarafından aktarılmıştı.)
***
Fakat hiçbir şey, ama hiçbir şey, Donald Trump tarafından yürütülen propaganda kampanyasıyla kıyaslanamazdı. Bu başkan, tereddüt etmeden yalan söyleme eğilimini ve doğruluk normlarını olağanüstü bir hızla yürürlükten kaldırabilme kapasitesini bünyesinde barındırıyordu. Orwell’ın kitabında yer alan “gözlerinizin gördüğü ve kulaklarınızın duyduğu kanıtları reddetme” düşüncesi, partinin temel taleplerinden biridir.
Trump, göreve başladığı ilk gün, göreve başlama töreni için toplanan kalabalığın sayısı konusunda insanların gözleriyle gördükleri kanıtları görmezden gelmelerini salık vererek bu mottosunu yürürlüğe koydu. Dünya, romanda olduğu gibi üç baskın totaliter süper devlete ayrılmamıştır. Ancak güçlü liderlerin yükselişe geçtiği bir dönemde ortaya çıkan diktatörler, antisemitikler ve devlet destekli yalancılar (troller — ç.n.) örneğinde görüldüğü üzere, Orwell’ın diğer kehanetlerinin birçoğu gerçekleşmiştir. Liderliğe sadakat üzerine kurulmuş, hiyerarşik yapıya sahip ve hanedanlıkla yönetilen Kuzey Kore Komünist diktatörlüğünü düşünün; bu rejim doğrudan 1984’ten kopyalanmış gibi görünebilir.
Mamafih, bir dakika bekleyin. Orwell birçok konuda haklıydı; ancak Huxley de haklıydı. Huxley’in geçmişi, Orwell’ın geçmişine benziyordu. Her ikisi de yalnızca Eton’a (İngiltere’nin en eski ve en seçkin özel okullarından biridir — ç.n.) gitmekle kalmadı; Huxley aynı zamanda genç bir öğretmen olarak oraya geri döndü ve hatta Orwell’a orada Fransızca dersi verdi.
Buna rağmen Huxley’in arka planı farklıydı; politika ile uğraşmaktan ziyade bilim ve felsefeye odaklıydı. Huxley ailesi bilimle meşgul ve aristokrattı: Aldous’un amcası, ödüllü şair Matthew Arnold’dı. Büyükbabası Thomas Huxley ise Darwin’in düşüncelerini ilk savunanlardan biri olarak kamuoyunda “Darwin’in Köpeği” diye biliniyordu. Kardeşi Julian, Dünya Vahşi Doğa Vakfı’nın kurucularından biri olan ve UNESCO’nun ilk genel direktörü olarak öne çıkan bir biyolog ve kamusal figürdü. Julian ayrıca bilimin kamu yararı için genetik seçilimde kullanılabileceği fikrine bağlı önde gelen bir öjenistti (insan ırkını iyileştirmeyi amaçlayan — ç.n.).
Cesur Yeni Dünya’nın duygusal yapısı, 1984’ten çok farklıydı. Orwell’ın romanındaki gibi acımasız, bastırılmış ve kapalı bir manzara yoktu; bunun yerine keyfilik ve maskaralık vardı. Öjeni meselesi, bunun sebebine dair bir ipucu sunar. Huxley, hem solun hem de sağın birçok entelektüelinin hayranlık duyduğu öjeniyle ilgilendi. Daha sonra öjeniyi çok tehlikeli bir alan olarak göreceği bir noktaya geldi; nitekim fakirlerin atılabilir -hatta atılması gereken- genetik özelliklere sahip olduğu fikri, 20. yüzyılın en karanlık ve tehlikeli düşüncelerinden biriydi. Ancak başlangıçta, modernlik düşüncesinin bizi geliştirebileceği; bilimin, insan olmaktan kaynaklanan bazı acı ve zorlukları iyileştirebileceği fikrinin cazibesine kapılmıştı. Gerçek şu ki bu fikirlerin Huxley’i cezbetmesi, onun kendisini Orwell’dan daha yumuşak ve keşfe daha açık bir biçimde ifade etmesine yardımcı oldu.
Huxley’in distopyası, Orwell’ın distopyasından farklı olarak spekülatif kurgunun başka bir türüdür: Günümüz için derin bir oyuk açmaz; mevcut eğilimleri geleceğe yansıtır. Olayların aynı seyirde gelişmeye devam etmesi durumunda bizi nasıl bir geleceğin beklediğini samimiyetle anlamaya çalışır.
Birçok bilim alanındaki eğilim çizgilerini görebilecek bir konumdaydı ve bunların nereye varacağı konusunda isabetli tahminlerde bulundu. Sonuç olarak, gelişmiş dünyada modern yaşamı öngörme bakımından daha başarılı olanın Orwell değil, Huxley olduğuna dair güçlü bir iddiada bulunabiliriz.
Örneğin, sekse yönelik tutumlardaki devrimci değişim, 1932’de birçok insanın öngörebileceği bir şey değildi; ancak Huxley bunu öngördü. Cesur Yeni Dünya’da seks ile üreme arasındaki ayrım tamamlanmıştır; tıpkı modern dünyada tamamlanmak üzere olduğu gibi. Doğum kontrolüne ilişkin yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve bunun sonuçları konusunda da isabetli tahminlerde bulundu.
Cesur Yeni Dünya’da rastgele cinsel ilişki yalnızca normal değildir; aynı zamanda aktif biçimde teşvik edilir. Cinsellik, bütün yönleriyle açıkça ele alınır. Seks, neredeyse bir uyuşturucu gibi oyalanma ve eğlence kaynağıdır. Huxley, flört uygulamalarına ve cinsellikle bezenmiş kitle eğlencesine sahip dünyamızı inceleseydi —belki de özellikle Love Island (Aşk Adası: İngiltere’de yapılan ve çok izlenen bir izdivaç programı — ç.n.) ve Naked Attraction (Çıplak Cazibe: İngiltere’de yayımlanan bir eş bulma programı — ç.n.) gibi programları görseydi yaptığı tahminler sağlam bir A+ ile ödüllendirilebilirdi (Naked Attraction, insanların cinsel organlarının görünüşünü beğenip beğenmemelerine göre kendilerine bir eş seçtikleri Kanal 4 flört programıdır). İzleyiciler de bu görüntüleri görür. Bu programı insanlara anlattığınızda, genellikle yanlış anladığınızı düşünürler; yüzlerin gizlendiği, cinsel organların açıkça gösterildiği ve buna göre muhtemel bir eş adayı tarafından seçim yapıldığına ihtimal vermezler. Oysa programın işleyişi tam olarak böyledir. Bu programı, cinsellik ile ilgili normların değiştiğini kabul etmeyen herkese tavsiye ederim. Orwell ise devletin seksi yasakladığı bir gelecek tasavvur etti. Bu açıdan tamamen yanılmıştı; Huxley ise bütünüyle haklıydı.
Huxley haz konusunda açık ara haklıydı. Orwell, duyusal açıdan kısıtlanmış ve zorlanmış gri bir dünya hakkında yazdı —bu, 1940’ların ruhunu yansıttığı pek çok yönün yalnızca biriydi. Huxley ise geleceği düşündü ve yaşamın haz dolu olduğu bir gelecek tasavvur etti: sakinleştirici, acıyı azaltıcı ve uyuşturucu bir biçimde zevkli bir gelecek. Talep gerektirmeyen hazlar ve kolay eğlenceler toplumun işleyişinin merkezinde yer alır. Oyalama araçları hayati bir rol oynar. Kitle eğlencesinin başlıca biçimi olan “feelie”ler (video oyunu ya da bilim kurgu filmi) bütünüyle kendinden kaçışla ilgilidir. “Birey hissettiği zaman toplum sendeler.” kullanılan slogandır ve insanların güçlü duygular hissetmelerini önlemek için her türlü çaba gösterilir. Bunun için tercih edilen yöntem, yan etkisi olmayan ve bağsız bir mutluluğu garanti eden, halüsinasyon yoluyla haz veren bir ilaçtır. Burada da Huxley’in, antidepresanların, kaygı giderici ve yatıştırıcı ilaçların modern kullanımına bakarak isabetli bir öngörüde bulunduğu sonucuna varabileceği söylenebilir.
***
Huxley’in öngörüsünün belirli bir kısmı, verinin önemiyle ilgilidir. Bilgi devriminin gelişini gördü; fişlemenin devasa biçimlerini doğru tahmin etti, ancak olgunun özünü ancak kısmen yakalayabildi. Özellikle Facebook’un bazı özelliklerinin Cesur Yeni Dünya tarafından öngörülmüş olduğunu görmek dikkat çekicidir.
Facebook’un misyon beyanı olan “insanlara topluluk kurma ve dünyayı bir araya getirme gücü vermek” ifadesi ile yeni dünyanın “topluluk, kimlik, istikrar” sloganı arasında belirgin bir benzerlik vardır. “Eski şeyler artık bir işe yaramıyor.” anlayışındaki bir dünya ile Mark Zuckerberg’in “Gençler sadece daha akıllı.” görüşü de örtüşmektedir. Facebook yöneticisi Sheryl Sandberg’in odasının kapısında “Sadece iyi haber.” yazdığı söylenir; bunun Huxley’in “Dünya Denetçisi”ne ait olması sizi şaşırtır mıydı?
Bebek emzirmenin gösterilmesine yönelik yasak, hem romanda hem de web sitesinde ortak bir unsurdur. İlişki durumlarının kamusal niteliği, her şeyin paylaşılması gerektiği fikri ve “herkesin herkese ait olduğu” düşüncesi de hem romanın hem de şirketin ortak temalarıdır. En önemlisi ise, Zuckerberg tarafından açıkça dile getirilen ve Huxley’in ana temasını örnekleyen “gizlilik modası geçmiş bir normdur.” anlayışıdır.
Mahremiyete yönelik bir saldırı niteliği taşıyan bu tema, Orwell’ın öngörüsünün de merkezinde yer alır. 1984’te düşünce suçu en ciddi suçlardan biridir. Gelinen noktada Orwell’ın ve Huxley’in romanlarını, geleceğe dair rakip öngörüler olarak değil; tamamlayıcı ve örtüşen uyarılar olarak görmeye başlayabiliriz.
Dünyamızda seks her yerde sergileniyor ve istediğiniz her an sizi oyalayacak eğlenceye, hissiyatınızı bastıracak ilaçlara sahibiz. Ayrıca tarihi yeniden yazan ve gerçeği görmezden gelen güçlü liderlerin sayısının artmasıyla birlikte düşünce suçları da giderek daha fazla gündeme gelmektedir. Orwell’ın Okyanusya devletindeki gibi resmî bir “İki Dakika Nefret” uygulamasına sahip değiliz; ancak sosyal medya platformları buna oldukça benzemektedir.
Sürekli düşük yoğunluklu savaşın yeni bir norm hâline gelmesi, on sekiz yıllık küresel teröre karşı savaş pratiğine oldukça benzemektedir. Nitekim GWOT (Global War on Terrorism; küresel terörizmle savaş — ç.n.) kısaltması ile Orwell’ın dünyasında kelimeleri azaltmayı ve yeni kısa sözcükler türetmeyi amaçlayan Newspeak (yeni konuşma) arasında dikkat çekici bir paralellik vardır.
Miras yoluyla ya da genetik olarak belirlenmiş sosyal sınıfların bulunduğu ve sürekli tabakalaşan bir toplum fikri ile en eşitsiz toplumların aynı zamanda yaşam şanslarının büyük ölçüde miras alındığı toplumlar olması durumu, modern dünyayla önemli benzerlikler göstermektedir.
Bir parti ve güçlü bir lider tarafından yönetilen, küresel ölçekte mütehakkim; vatandaşlarını izlemek ve kontrol etmek için mümkün olan her türlü gözetim ve veri toplama yöntemini kullanan; aynı zamanda refah ve bollukta rekor düzeyde artış yaşayan ve bilim ile genetik alanında eşi benzeri görülmemiş teknikler geliştiren bir toplum, Orwell ile Huxley’in öngörülerinin bir karışımı gibi görünürdü. Ayrıca günümüz Çin’ine de benzerdi.
Seyahat, eğitim ve sağlık hizmetleri dâhil olmak üzere pek çok alana erişimi belirlemek için kullanılan; itibara dayalı, finansal ve sosyo-politik ölçütlerin bir bileşimi olan ve hâlen gelişim aşamasındaki Çin’in “vatandaş puanı” sistemi, Huxwell (Huxley ile Orwell’ın karışımı — ç.n.) adını taşıyan yeni bir yazarın kaleminden çıkabilecek kusursuz bir distopya örneği gibidir.
Konuya ilişkin bazı yorumcular, vatandaş puanı sisteminin yanlış anlaşıldığını; bunun, şanslı “Batı”da uzun süredir kullanımda olan ve kredi derecelendirme kuruluşlarında görülen, herkesi kapsayan ve sosyal olarak belirleyici bir sistemin benzerini geliştirmeye yönelik Çin’e özgü bir girişim olduğunu ileri sürmektedir. Konuyu ıskalıyorlar. Vatandaş puanının olumlu görülen yönü tam da sorunlu olan yönüdür.
Huxley ve Orwell, distopyalarının gerçekleşmesini önlemek için kitaplarını yazdı. Kehanetlerindeki başarıları aynı zamanda başarısızlıklarıdır; çünkü haklı çıkmaları, distopyalarını önleme projelerinin başarısız olduğunu gösterir. Ancak ikisi de ümitsizliğe kapılmak için bir sebep bulunduğunu düşünmezdi. Uyarıları hâlâ geçerlidir. Biz hâlâ yön değiştirebiliriz. Trump ve Putin’den sonra da hayat devam edecektir. Naked Attraction ve Facebook’tan sonra bile hayat olabilir.
Yirmi yıl sonraki baskısına yazdığı önsözden alıntılayarak son sözü Huxley’e verelim:
“Akıl sağlığını korumanın artık nadir bir olgu olduğunu, geçmişte olduğu gibi üzülerek söylemeliyim; yine de bunun mümkün olduğuna dair inancım tamdır ve gelecekte daha yaygın hâle geldiğini görmek isterim.”



