Otizm ve Empati

Benim otistik empati kurma biçimim, duygusal yansıtmayı değil, uymayı merkeze alır. Aynı şeyi hissetmeye çalışmak yerine, karşımdakinin ne hissettiğini sorar ve dinlerim.

ZR
Zoë Read 2 Şubat 2026
Otizm ve Empati

Geçen ay otizm tanısı aldım. Sürecin bir parçası olarak, başkalarının ne hissettiğini ne ölçüde anlayabildiğimi değerlendirmek üzere tasarlanmış bir öz-değerlendirme aracı olan Empati Katsayısı testini yaptım. Sonuçlar beni lise yıllarıma götürdü; en yakın arkadaşım Esther yatağımın ucunda durmuş, gözleri yere bakarak şöyle demişti: “Sanki içinde hiçbir şey yok, ölü gibisin.”

Ben bir hekimim. Binlerce hastanın başucunda oturdum. Dikkatle dinledim, yerinde ve düşünülmüş sorular sordum, yas ve korku için onlara alan açtım. Ama teste göre Esther haklıydı: Empatiden yoksundum. Puanım yüzde 0,5’lik dilime denk geliyordu, bu neredeyse bir psikopatla ayırt edilemeyecek kadar düşük.

Bir inci kolyem olsaydı, muhtemelen dehşetle onu tutardım. Zaten tam da bu suçlama, empati yoksunluğu suçlaması, Esther’la olan dostluğumu parçalayan şeydi. Beklenen anda ağlamadım, beklenen şeyi söylemedim, beklenen partiye gitmedim. Ama sorun empati yoksunu olmam değil. Sorun, kültürümüzün empatiyi nasıl tanımladığı.

Esther’la tanışmamdan çok önce, artık katmerli bir baş belasıydım. Anaokuluna geldiğimde, vesikalık fotoğrafım öğretmenler odasının duvarına asılmıştı bile. Rivayete göre kurallara uymayı hiç öğrenememiştim; oysa gerçek şu ki, bana verilen kurallara göre oynuyordum.

Beşinci sınıfta, bir tuvalet kabininde sözlüğümü okurken suçüstü yakalandım. Yeterince sosyalleşemediğim ve hayata hazırlıksız olduğum düşünülerek, müdür beni derhâl Bayan Mortimer’ın Nezaket Eğitimi Kampına gönderdi. Aşırı büyük bir sandalyede ayaklarımı sallandırır, göz teması kurmayı, konuşurken sıramı beklemeyi ve komik olmayan şakalara gülmeyi çalışırdım. Meyve suyu ve kraker eşliğinde geçen bir disiplin cezası hissi veriyordu.

Bayan Mortimer’ın bana sert davrandığı tek zaman, koridor nöbetçisi beni ihbar ettiğinde oldu. “Çöp konteynerinin arkasında Webster’ın Eşanlamlılar Sözlüğü’nü okurken yakaladım,” diye rapor verdi, vardiyasını bitiren bir gardiyan edasıyla. Bu kadar yaygarayı anlayamıyordum. Okuma programı öğretmenlerin ağzından düşmezdi ama ben, arkadaşlık kurmak yerine kitapları tercih ettiğim için azarlanıyordum.

Omuzlarımı düşürüp kollarımı göğsümde kavuşturarak “teneffüste neden diğer kızlarla dışarı çıkıp konuşmak zorundayım?” diye söylenirdim. “Sürekli rujdan ve tüylü botlardan bahsediyorlar ve ben ayağımda tüy sevmiyorum.”

Sınıfımdaki kızlardan nefret etmiyordum. Doğrusu, onları hiç düşünmüyordum bile. Kütüphanemizin rafları arasında, sözlüğümle yüzüstü uzanmış hâlde büyülenmiştim. Onu açtığımda kelimelerin benim için orada olduğunu biliyordum. Bu tek gerçek, başımın tepesinden ayak parmaklarıma kadar yankılandı. Ve ilk kez, bir yere ait olduğumu hissettim.

Nezaket Eğitim Kampı bana bağ kurmayı öğretmedi. Bana, diğer kızlar gibi olmadığımı ve farklı olmanın yanlış olduğunu öğretti. İnsanların beni değiştirmeye niyetli olduğunu ve silmek istedikleri özelliklerimi korumam gerektiğini ilk kez o zaman fark ettim.

Güvendiğim ilk gerçek arkadaş Esther’dı. Bir öğretmen tarafından seçilmemiş, bir rehber tarafından ayarlanmamıştı. Birbirimizi biz seçtik. Lisede tanıştık. O dışa dönüktü; bense kıvırcık saçlı, içine kapanık, Esther’ın katlanabildiğinden çok daha uzun süre dilbilgisi hakkında konuşabilen bir tiptim. Oturma düzeni bizi yan yana getirdi ama asıl bağımızı kuran, farklılıklarımıza duyduğumuz ortak merak oldu ve bu, bizi kutsal bir söze götürdü. Evimizin bodrum katında bağdaş kurup, birbirimizi olduğumuz hâlimizle kabul edeceğimize yemin ettik. Bir anlaşma yaptık. Ama meğer bu, ömür boyu tutabileceğimiz bir anlaşma değilmiş.

“Hiçbir etkinliğe gelmiyorsun,” dedi Esther, bir çim biçme makinesi kadar yumuşak bir sesle. “Normal bir arkadaşlığımız olamaz mı?”

Doğum gününe gitmeyeceğimi bildiği için öfkeli olduğunu biliyordum, ama buna karşılık verecek bir tepkiyi içimde bulamıyordum. Üstelik duygular onun olduğu için onları anlamlandırmak zorunda olduğumu da düşünmüyordum.

“Orada öylece oturup çorbanı şapırdatarak içmeye devam mı edeceksin?” diye bağırdı. “Ne kadar bencilsin!”

“Birine, senin istediğini yapmadığı için bencil demek, bencilliğin tanımıdır.”

“Of, başlarım senin tanımlarına!” diyerek yatağımın kenarına çöktü. “Hiç duygun yok senin.”

Esther’la ettiğimiz kavgalar, sonsuz döngüye girmiş bir dans gibiydi. O beni dışarı çağırırdı, ben hayır derdim; o incinirdi, ben tavuk çorbamı şapırdatarak içer, tuzu uzatmasını isterdim. Benim duyguları yansıtma eksikliğimin ardından onun “bencil” suçlaması gelir ve ardından tartışmayı bitirmek için devreye tanımları sokardım. İkimiz de görülmediğimizi, duyulmadığımızı hissederdik ve en başta neden arkadaş olduğumuzu sorgulardık.

Esther’ın benimsediği empatinin hâkim tanımı, hayalî bir yansıtma fikrine dayanır: kendimizi başkasının yerine koyar, onun yerinde olsak ne yapacağımızı tasavvur ederiz. Oysa Esther’ın empati eksikliği olarak gördüğü şey, aslında bütünüyle farklı bir çerçevenin yansımasıydı. Benim otistik empati kurma biçimim, duygusal yansıtmayı değil, uymayı merkeze alır. Aynı şeyi hissetmeye çalışmak yerine, karşımdakinin ne hissettiğini sorar ve dinlerim.

Bu farklı çerçeveler, otistik ve nörotipik kadınlar arasındaki arkadaşlıklarda engeller yaratır. Esther tonlama, mimik ve ima yoluyla iletişim kurardı. Öfkelendiğinde gözlerini devirir ya da sessizliğe bürünürdü. Ben ise insanların duygularını sözel olarak ifade etmelerine mecbur olduğum için dile getirilmeyen bir şeyi konuşmanın parçası olarak algılamazdım. Göz devirmeleri, bana bu şaşı mı dedirtirdi. Uzayan sessizliklerse gazı olduğunu sanmama yol açardı. Yalnızca farklı üsluplar kullanmıyorduk; tamamen farklı işletim sistemleriyle çalışıyorduk.

Yirmi yıl sonra bakınca bu arkadaşlığın sona ermesi şaşırtıcı değildi. Aksaklıklar, örtüşmeyen beklentiler, görülmediğini hissettiğin geceler; hepsi zamanla sessiz bir kırgınlığa dönüşmüştü. Bu yüzden beni bir grup yemeğine davet edip ben reddettiğimde, bu sadece o hayırlardan biri değildi. Bardağı taşıran son damlaydı.

“Bence senin hiç yemeklere çıkmamanın sebebi, çocukken babanın seni dövmüş olması,” dedi Esther. “Bu yüzden diğer kadınlarla bağ kurmakta zorlanıyorsun.”

Empati Katsayısı testinde ev bitkimden bile düşük bir puan almış olabilirim ama bunun empati olmadığını ben bile biliyordum. Bu bana Nezaket Eğitim Kampı’nı ve herkesin beni dilediğince etiketleyip patolojikleştirdiği zamanları hatırlattı. Sorunlu. Asi. Yetersiz. Daha dikkatli dinlersem, daha iyi uyarsam, başkalarına kendilerini ifade etmeleri için alan açarsam, üzerimdeki bu incelemelerin sona ereceğini sanmıştım. Ama hiçbir zaman işe yaramadı. Ne kadar kendim olmaya çalıştıysam, o kadar eleştirildim. Geri dönüp her şeyi baştan yapabilseydim, kendimi savunmaya daha erken başlardım. Yıllarca sessizlik içinde acı çektim.

Otistik empatiye yönelik önyargı, yansıtma fikrinden beslenir. Nörotipik ölçütler varsayılan kabul edildiğinde ve her farklılık bir eksiklik olarak etiketlendiğinde başlar. Esther kendi davranışlarını hiç sorgulamadı. Kendini sağlıklı olan olarak konumlandırdı; düzeltilmesi gereken bozuk kişi bendim. Bu çerçeve kişisel değildi; kültüreldi.

Benim gibi maskeleme yapmayan otistik kadınlar için yargı bitmek bilmez. Partilerden, havadan sudan sohbetlerden ya da yoğun bir sosyal ilgiden hoşlanıyormuş gibi davranmadım hiç. Bunu yüksek sesle söylediğimde Esther buna kibir dedi. Bunu kendime sakladığımda ise arkadaşlara bağlanmakta zorlandığımı söyledi. Sanki beni akşam yemeğine zorlamak için çocukluğumu silah gibi kullanmak, sağlıklı bir bağ kurma örneğiydi. Esther, duygusal ilişki kurmayı, kendini benim yerime koyarak öğrenmişti. Oysa bu tür bir empati, ancak aynı çerçevede yaşayan biriyle empati kurulduğunda işe yarar.

Bir hekim olarak empatiyi her gün uyguluyorum. Kendimi hastalarımın yerine koymam; çünkü yaptığım öneriler, benim ne yapacağıma göre değil, onların kim olduğuna göre şekillenir. Kendimden söz ederek empati kurmam; çünkü insanların seçimleri benimle ilgili değildir. İnsanların ne hissettiğini tahmin etmeye çalışmam. Sorular sorarak, hikâyelerini dinleyerek ve neye ihtiyaç duyduklarına uydurarak öğrenirim.

Hastalara bu şekilde özen göstermek, otistik zihnimin icadı değil. Bunu tıp fakültesinde öğrendim. Tıp olgusal bir bilimdir ama aynı zamanda bir uydurma sanatıdır. Hocalarımız bize varsayımda bulunmadan görmeyi, kendimizi araya sokmadan dinlemeyi öğretti. Daha iyi sorular sormayı, ortamı okumayı ve belirsizlik oluştuğunda orada olmayı öğrendik. Dersin ilk günü profesörüm şöyle demişti: “Hastalarınızın ne hissettiğini varsaymayın. Sorun. Anlamadığınızda bunu kabul edin. Sonra daha çok sorun.”

Bazı meslektaşlarım ağlasa da ben hastalarım ağladığında ağlamam. Bizi birleştiren şey, ihtiyaç olduğunda hazır bulunmak, dikkatle dinlemek ve özenle karşılık vermektir. Uydurma, ayarlama yalnızca iyi tıpla uyumlu değildir; onun için vazgeçilmezdir. Doktorların yalnızca tanıya değil, karşılarındaki insana odaklanmasına yardımcı olur.

Eğer empatiyi ifade etme biçimim, insanların en savunmasız olduğu tıpta işe yarıyorsa, o hâlde hayatın geri kalanında da yeterince işe yarar olmalıdır.

Yazı psyche.co sitesinde yayınlanmıştır. Orijinali için tıklayınız.

Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye sosyokritik.com tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.