Virüsün küresel hale gelmesinden bu yana, uluslararası alandaki etkilerine, küreselleşmenin geleceğine, değişen iktidar ilişkilerine, gözetim ve dijitalleşme süreçlerine dair pek çok yorum ve analizle karşılaştık. Ancak virüsün sınıfsal boyutunu ele alan değerlendirmelere daha az rastlıyoruz. Bu da bazı sosyal sınıfların sahip olduğu ayrıcalıkları göz ardı etmemize neden oluyor. Virüsün sınıfsal etkilerini yeterince konuşmuyoruz. Bu yazı, çok kapsamlı bir analiz olmasa da, genel bir çerçeve sunmak açısından önemli olabilir.
Koronavirüsün tüm dünyaya yayılmasıyla birlikte, virüsün sınıfsal fark gözetmediği ve ‘aynı gemideyiz’ söylemi de virüs gibi hızla yayılmış durumda. Virüsün yayılması ve farklı sınıflardan bireylerde görülmesi, bu tür yorumları doğuruyor. Burada yanıtlanması gereken iki önemli soru var: Birincisi, virüs gerçekten sınıfsal engel tanımıyor mu? Yoksa belirli risk grupları mı var? İkincisi ise, biz ne zamandan beri aynı gemideyiz ve kimlerle birlikteyiz? Neden sadece felaket ve kriz anlarında aynı gemide olduğumuz hatırlatılıyor?
Virüsün sınıfsal fark gözetmediği iddiası tutarlı görünmüyor. Farklı sınıflardan bireyler virüse yakalansa da, salgının etkisi toplumsal eşitsizliklerden en çok zarar gören sınıflar üzerinde daha yıkıcı oluyor. Risk grupları arasında bazı sosyal sınıflar daha belirgin biçimde öne çıkıyor. Elbette devlet başkanları, bürokratlar ya da ünlüler de enfekte olabiliyor. Ancak ‘evde kalma’ ya da ‘özel karantina’ uygulamasına kimlerin erişimi olduğu da ortada. Yani, her ne kadar virüs herkese bulaşma potansiyeline sahip olsa da, bazı sınıflar hem daha çok risk altında hem de daha az korunabiliyor. Bu sınıfı “güvencesizler ordusu” oluşturuyor. Sosyal tabakalaşmada en alt sırada yer alan bu insanlar, fiziksel mesafenin sağlanamadığı iş alanlarında çalışmak zorunda kalıyor ya da doğrudan risk altındaki sektörlerde istihdam ediliyor.
Virüsün yayıldığı ülkelerde tüm bireylerin karantinada kalma imkânı var mı? Bu soru, toplumsal eşitsizlikleri görünür kılan temel bir mesele olarak karşımızda duruyor. Karantina herkes için mümkün değil; çünkü güvencesizlerin hayatı eve sığmıyor. Öte yandan, bu insanlar hem virüs karşısında korunmasızlar hem de ücretli izne ayrılma gibi bir lükse sahip değiller. Oysa orta ve üst sınıfların, “karantina romantizmi” diyebileceğimiz bir ayrıcalığı var. İzlenecek filmler, okunacak kitaplar, online dersler gibi imkânlar bu sınıf için oldukça erişilebilir. Tarihçi Laurence Monnait’nin şu ifadesi karantinanın sınıfsal boyutunu açıkça ortaya koyuyor: “Kendi kendini karantinaya almak, sağlam bir ekonomik ve toplumsal sermayeye sahip zenginlerin ayrıcalığıdır.”
Karantina veya evde kalma uygulaması herkes için geçerli değil. Gündelik işlerde çalışan insanların, ekonomik güvenceleri olmadan eve kapanmaları neredeyse imkânsız. Zenginler tatil beldelerine kaçabilirken, orta sınıf çocuklarıyla birlikte evde kalıyor; işçi sınıfı ise çalışmak zorunda olduğu için sokaklarda. Bu durum, Amerika gibi ülkelerdeki kast sistemini gözler önüne seriyor. Dolayısıyla virüs, mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor ve en fazla zararı güvencesiz kesim görüyor.
Bu güvencesizler içinde kadınların durumu ayrıca değerlendirilmelidir. Virüs, biyolojik olarak kadınları daha az etkiliyor gibi görünse de, sosyal ve ekonomik etkileri açısından kadınlar daha çok zarar görüyor. Çünkü kadınlar, çocuk bakımı, artan ev içi şiddet, iş kaybı gibi sorunlarla baş etmek zorunda kalıyorlar. Okulların kapanması, bu süreci kadınlar için daha da zorlaştırıyor. Çin’de karantina sonrası boşanma oranlarındaki ciddi artış da bu sürecin sosyal etkilerini gözler önüne seriyor. Kadınlar, eşitsizlik içinde dahi daha eşitsiz bir konumda yer alıyor.
Dünya genelinde yaşanan ölümlerle ilgili veriler hâlâ sınırlı olsa da, sağlık hizmetine erişimde zorluk yaşayan ve kronik rahatsızlıkları olan bireylerin daha fazla etkilendiği bilinen bir gerçek. ABD Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez’in de belirttiği gibi, “Virüsten kaynaklı ölümler Siyah ve Latin kökenli bireylerde çok daha yüksek. Neden? Çünkü çevresel ırkçılık, gelir eşitsizliği ve yetersiz sağlık hizmeti gibi unsurlar bu grupları daha savunmasız hale getiriyor. Eşitsizlik, onlara eşlik eden bir hastalık.”
Bir diğer mesele, sokağa çıkma yasağı uygulanan ülkelerde normalleşme sonrası kimlerin işsiz kalacağıdır. Bu konuda tahmin yürütmek zor değil. Yine en çok zararı işçi sınıfı görecek. Ekonomik krizlerde zenginler servetlerinden bir kısmını kaybederken, güvencesizler kapı önüne konuluyor. Pandemide tüm yükün alt sınıfa bindirildiği bir ortamda, herkesin aynı gemide olduğunu söylemek gerçekçi değildir.
Bu durumu, devletler arası farklar ve ambargolar üzerinden de okumak mümkündür. Sağlık sistemlerinin zarar gördüğü, ilaç ve tıbbi ekipman erişiminin kısıtlandığı ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki mücadele kapasitesi kıyas kabul etmez. Temel insani ihtiyaçlara erişemeyenler, yerinden edilenler ve mülteciler dezavantajlı grupların başında geliyor. Sınırlarda, kamplarda ve hijyenik olmayan koşullarda yaşam mücadelesi veren insanların durumu da çok farklı değil. Bunun adı açıkça “altta kalanın canı çıksın.” Neo-liberalizmin görünmeyen eli artık kurtarıcı değil; çaresizliğin simgesi haline geliyor.
Tüm bunlar, neo-liberal mantığın her şeyi piyasaya dahil etmesinin ve yaşamı metalaştırmasının bir sonucudur. Sağlık hizmetine erişim gibi temel bir hak bile piyasa kuralları içinde tanımlanıyor. Bu, sosyal güvenlik harcamalarının kısıtlanmasından kaynaklanan bir gerçekliktir. Piyasanın halk sağlığını bastırdığı bu sistem, büyük bir uçurum yaratmıştır. Devletler, eşitlik ilkesini koruyamamış; bunun yerine rekabet ortamını kazanca çevirme çabasına girmiştir. Oysa şimdi halk sağlığına öncelik verilen, insanı merkeze alan bir dönüşüm kaçınılmazdır. Virüs, mevcut toplumsal yapının sonunu getirebilir. Pandeminin gerçek etkileri ise olağanlaşma süreci başladığında daha net görülecektir.
Şimdi yeniden düşünmeliyiz: Gerçekten herkes aynı gemide mi? Güvencesizler ordusu bu geminin neresinde? Gemi içindelerse bile, ne koşullarda? Güvencesizler, bu gemide köle gibi çalışırken; üst sınıflar lüks içinde yaşamaya ve sermaye biriktirmeye devam ediyor. Solunum cihazı satın alabilecek durumda olanlarla, cihaz eksikliği yüzünden hayatını kaybedenlerin aynı gemide olduğunu iddia etmek sosyal gerçeklikle ne kadar örtüşüyor? Üstelik, gemide bir kriz çıktığında ilk gözden çıkarılanlar yine alt sınıflar olacak. O hâlde, bu nasıl bir gemi ki içinde varlıkla yokluk arasında fark gözetilmiyor? “Hepimiz aynı gemideyiz” söylemi, aslında kriz anlarında neo-liberal ideolojinin yeni aracı haline geliyor. Romantik olduğu için de hızla yayılıyor. Oysa şimdi düşünme zamanı.
Koronavirüs elbet sona erecek. Ancak şimdi asıl konuşulması gereken, gelecekte nasıl bir dünya kurmak istediğimizdir. Mevcut sistem, krizleriyle yaşamı giderek daha da yaşanmaz kılıyor. Piyasa her şeyi yönetemez. Öncelik, güvencesizleri nasıl daha güvenli hale getirebileceğimizi konuşmak olmalı. Açgözlülük ve doyumsuzluk karşısında, yaşanabilir bir dünyanın koşullarını tartışmalıyız. Ötekileştirme yerine dayanışma, içe kapanma yerine iş birliği… Daha insani bir yaşam herkes için mümkün.



