Öküzün A’sı, Barry Sanders kitap değerlendirmesi

Orta çağda yalnızca şeytanın düz yoldan gittiğine inanılırmış.” Biz çocuklara sınırlar çizmeden önce denemelerini, yanılmalarını, labirentlerde dolaşmalarını izlemeliyiz.

ŞA
Şüheda Arı 18 Haziran 2023
Öküzün A’sı, Barry Sanders kitap değerlendirmesi

Bir okur-yazar toplumun oluşabilmesi doğumdan itibaren temas halinde olduğumuz sözel kültürün yoğunluğuna bağlıdır. Bu kitapta yazar, insanı insan yapan şeyin sözcükler olduğunu ifade ederek sözcükleri yani sözel kültürü ihmal ederek insan olmaktaki yolu tıkadığımız gerçeğini vurgulayarak bir eleştiri geliştiriyor. Birinci bölümde yazar, her şeyin aslında sözle başladığını anlatır. İncil’de yer alan “önce logos (söz) vardı” sözünü de hatırlatarak insanlık tarihinin hikâye anlatıcılığı ile bir olduğunu vurguluyor. Burada kastedilen masalcılıktır. Masalcı o zamanlardaki toplumsal yapı için en büyük inşacı. Toplum masalcıyı besliyor, masalcı da toplumu besliyor. Yani masalcı sadece bir anlatıcı değil aynı zamanda bir dinleyici ve özellikle bu karşılıklı ilişki içerisinde bir inşacıdır. Masalcının sözel yanı ritüelleşmiş sözler ile kalıcı hale geliyor. Bu ritüeller ‘bir varmış bir yokmuş’ gibi öyküye başlama sözleridir. Öykülerin can kulağıyla dinlenmesi için ritim gerekiyor. Elbette ritim ve ahenk sözle birleşince şiir oluşuyor.

Fakat sözel kültürün bir sorunu vardı: bellek. İnsan bu sorunu imge ile çözdü ve sözel olan kalıcı hale geldi. Bir diğer sorun ise soyutluğun anlaşılamamasıydı. Sözlü kültürler için önemli olan işlevsellikti ve bu da somuttan yanaydı. Soyutluğun anlaşılamaması sorunu, bir nevi simgeselliğin alanı olan yazının devreye girmesiyle çözüldü. Simgenin doğuşu; insanların toplayıcılık zamanında, hangi meyvenin nerede yetiştiğini anlamaları için belli yerlere birer çizim ya da işaret bırakmaları ile başlar. Bu simgeleme ise imgelemeyi doğurur. İnsan, örneğin ahududuyu temsil etmesi için oraya bir x işareti bırakıyor ve x gördüğünde zihninde ahududu canlanıyor. Bir nesne bir işaret ile gösterildiğinde söz konusu işaret artık sembolik bir anlam kazanır ve her görüldüğünde nesneyi hatırlatır. Böylece simgeyi simgenin kendisi değil işaretleyicisi temsil etmeye başlar. Bu soyutlamanın ilk adımıdır.

Yazı ile benliğin doğuşuna tanık oluyoruz. Yazı, insanı kendine döndürür. Sorgulatır. Aksi durumda insan, deneyimlediği şeye bağlı kalır. Bu tıpkı çocukluğumuza benzer. Çocukken yaşadığımız ve deneyimlediğimiz her olaya bağımlı kalarak bilgimizi o deneyime bağımlı kıldığımızdan soyutlamada zorlanırız. Deneyimimizi otorite olarak alır ve onun dışındaki her şeye yanlış gözüyle bakarız. Okuryazar olmadan önce, anne ve babamın söylediği her şey benim için doğru olandı. Okuryazarlığa geçiş denemeleri olan okul çağımda öğretmenime bu rolü verdim; artık benim masalcım öğretmenim olmuştu.

Bu masalcıların elinden geçen çocuk, okuryazarlığın ilk deneyimlerini sözel kültürle yaşar. Sözel kültür okuryazarlığın temelidir ve insanın ömrünün sonuna kadar bir parçası olarak kalır. Sözel kültür dönemini zengin geçirmeyen çocuk, yetişkin olduğunda iyi bir okuryazar da olamaz. Çocuk, taklit ve katılım yoluyla sözel alana erişir. Günümüzde çocukların ebeveyn iletişiminden yoksun bir şekilde tablet, bilgisayar ve televizyon gibi aletlerle ilişki kurması çocuklar açısından sözlü kültürünün kılcal damarlarına erişme fırsatının yitirilmesine sebebiyet vermektedir. Tek boyutlu bir iletişim sunan teknoloji, çocukları etkileşimli sözel kültürün coşkulu sahilinden teknolojik gürültünün girdabına çekiyor. İnsanlığın teknoloji ile ilişkisi göz önüne alındığında gözünü teknolojiye açmış nesillerin ebeveynlik yapacağı çağda sözel kültürün daha da aşındığı bir manzara ile karşılaşacağımız gerçeği belirmektedir.

Peki bu elektronik cihazlar çocuğa ne yapar? Çocuğun beynindeki limbik denilen bölümün çalışmasını engeller. Limbik bölge, imgelememizi farklı bir deyişle hayal kurmamızı sağlayan bölümdür. İmgelememizin sembolik düşüncemize olan etkisini düşününce hayal edemeyen, konuşamayan, tembel, yeniliği ve farklılığı reddeden, bağımlı çocukların artacağını söyleyebiliriz. Tüketilen yazılı eserlere bakılırsa çoğunlukla imgelemi olumsuz etkileyen çizgi romanlar ve animasyonlar tercih ediliyor. Çocuklar kendileri yerine hayal eden sayfalara yöneliyorlar.

Bir diğer önemli eğitim alanı da okuduğunu anlamadır. Okuduğunu anlama okunan şeyin imgelenmesini gerektiriyor. Çocuklar hakkında bir önceki paragrafa bahsi geçen sözel kültürden kopma çocukların eğitimini de olumsuz anlamda etkiliyor zira bu kopukluk zihin körlüğüne neden oluyor. Ülkemizde her yıl yapılan genel sınavlardaki Türkçe netlerinin sürekli düşüşü de bunu gösteriyor. Canı sıkılan çocuğun eline bu elektronik eşyaları tutuşturmaya devam edersek problem çığ gibi büyüyemeye devam edecek. Bırakın çocuklar sıkılsın. Keşfetmenin başlangıcı can sıkıntısıdır diyor yazar. Sıkılan çocuklar keşfedecek, üretecek ve böyle büyüyecektir. Çocukları konuşturun. Bırakın anlatsınlar. Onları düzeltmeyin. Dinleyin, soru sorun, sorularına büyük bir sabır ve ciddiyetle cevap verin. Cevap vermekten vazgeçerek onları onları bu gelişim serüveninin dışına itmeyin. Dinlenen çocuk kendisini kolay kolay “sanal dünya”nın “güvenli” kollarına atma ihtiyacını da hissetmez.

Kitabın ikinci bölümünde yazının ortaya çıkışı anlatılıyor. Yazının, insanlığı somuttan soyuta, şimdiden gelecek algısına, toplumsallıktan bireyselciliğe taşımasını gözler önüne seriyor. Gelişim psikolojisi literatürü soyut düşünme becerisinin yani imgelemin kazanımıyla sınıflama, betimleme ve inceleme becerilerinin geliştiğini göstermiştir. Bu gelişim bireyin düşünsel olarak özerk ve özgür olmasını sağlar. Özgürlük de benlik anlayışını geliştirir.

İkinci bölümün sonuna doğru yazar post-cahiller diye adlandırdığı bir gruptan bahseder. Post-cahiller, sadece okur-yazar olmaktan uzak değil; onların sözel kültüre de yolları hiç uğramamıştır. İşte bu post-cahiller, elektronik cihazların neredeyse doğumdan itibaren ellerine teknolojik aletlerin iliştirildiği çocuklar oluyor. Okur-yazarlığın yani okuyup anlamanın uzağında kalan çocuk zorbalık ve şiddete yöneliyor. Benlik duygusundan mahrum oldukları ve bir kimlik yaratamadıkları için çetelere katılıyorlar. Bu bireyleri anlamanın yolu toplumun bilgi ile ilişkisini anlamaktan geçer.

Yazarın teorize ettiği sözlü kültürden yola çıkarak çocukluğuma dönüp tekrar baktığımda şunu tecrübe ettiğimi söyleyebilirim. Çocukluğumda annem ve babamın anlattığı masallarda her zaman kahramanlar vardı. Bu kahramanlar etik davranışları temsil eden birer simgeydiler. Kötü davranışlar sergileyen anti-kahramanı yenen kahramanlarla büyüdüm. Elbette ben de her çocuk gibi televizyon izledim, sinemaya gittim. İzlediğim şeylerde de hep iyi olanın tarafını tuttum. Benim jenerasyonumda da çoğunlukla bu davranış hakimdi. Mesela benim çocukluğumda en popüler olan karakterler Batman ve Joker idi. Biz hep Batman’in tarafındaydık. Çünkü Batman, Joker’e karşı düzeni ve toplumu koruyordu. İnsanların hayatını kurtarıyor, adaleti sağlıyordu. Joker ise topluma zarar veren, toplumun huzurunu bozan ve etrafına kötülük saçan bir karakterdi. Bu yüzden Joker’i sevmezdim. Şimdiki çocuklarda ise yaygın olarak kötü karakteri seçme eğilimi var. Düzeni bozan, tehlike ve tehdit saçan tutuluyor. Herkes Joker’i seviyor: Kendine kimlik kazanamadığı için toplumsal düzeni bozmaya çalışan, toplum tarafından ancak böyle fark edilebilen Joker seviliyor. Belki de kendilerini Joker’de gördükleri içindir. Benliklerine ulaşamamış bu çocuklar için Joker bir kahraman. Sempati beslemelerinin temel nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü onları iyiyle, güzelliklerle, sevgi ve saygıyla besleyen birer masalcıları olmadı. Onlarla oyun oynayan, onlar için fıkralar, deyimler, atasözleri, ders çıkarabilecekleri olaylar ile dolu öyküler anlatan olmadı. Bu minvalde üçüncü bölümde masalın sözel kültür içerisindeki önemine ve masal anlatıcısı ile var olan masalın toplumun aynası olma yönüne odaklanılmış.

Dil oyunlarına ve sembolleştirmeye erişim imkanı verdiği için oyun bilişsel gelişim için hayati bir konumdadır. Yazar, sembolik ve mizah barındıran bu dilin okullara girmesinin; dilin ciddi, yalın ve kuralcı tarafından daha yararlı olduğunu savunuyor. Çünkü bu mizahi dil, sözel kültürün temel taşlarından biri. Eski zamanlarda şakacı dil, kadınlar tarafından ayakta tutulurmuş. Okullarda oyun sadece beden eğitimi dersinde olmamalı. Bir tecrübem üzerinden anlatacak olursam; lisedeki tarih öğretmenim tarih dersinin sıkıcı yönünü iyi bir masal anlatıcısı rolüyle aşmıştı. Tarih, anne diline içkin olan oyunsallıktan uzak bir şekilde bir kronolojik olaylar zinciri gibi ezberletilir. Fakat öğretmenimiz tarihi bir masal gibi anlatırdı. Anlatırken bize de ‘’Sessiz olun’’ bile demezdi ve biz de ona katılırdık. Sorular sorardık, o da seve seve cevaplardı. Sinema izler gibi değildik sınıfımızda. Aynı zamanda hafızamızda da kalıcı olurdu çünkü olayları imge dünyamıza dahil ederdik. Tarihleri tekerlemelerle simgelerdi, asla unutmazdık. İşte bizim okullarda ihtiyacımız olan bunun gibi bir teknikti. Tıpkı Ölü Ozanlar Derneği’ndeki Bay Keating gibi biriydi tarih öğretmenimiz. Belki de sonu şiir yazamamak olan bir sürecin başlangıcı dil oyunlarını yitirdiğimizden gelecek.

Okullarda artan çeteleşme ve zorbalık faaliyetlerini Barry Sanders, artan dijital tüketimin bir neticesi olan post-cahilliğe bağlamaktadır. Post cahillik, okuma-yazma eksikliğini aşan bir fenomen olarak sözün ve yazının çağında sözleşemeyen bir topluma denk düşmektedir. Post-truth’un habercisi olarak post-cahillik neyin doğru olduğunu tespit edemeyişin değil neyin doğru olduğunu umursamamanın eseridir. Şiddet sansasyonel bir faaliyet olarak işlev görerek problemin üzerini örten bir çözümsüzlüktür. Çünkü çözmek için düşünmeniz, çözümlemeniz, imgelemeniz gerekir. Post-cahil için kahraman en şedit ve suçlu bir figür olarak düzen içinde oyalanan zavallıları uyandıran bir kurtarıcıdır. Şiddet sarsar fakat uyandırır.

Post-cahilliğe panzehir annenin memesidir. Zira annenin kalp atışları bebeğe doğar doğmaz kainatın ritmi ile tanışma imkanı verir. Bu yüzden yazar altıncı bölümde, çocukların şiddet sarmalına girmiş bir şekilde yetişmemesi için anne ve bebek ilişkisinin gerekliliğini vurgularken dünyanın para için bu bağı nasıl kopardığını da anlatıyor. Meme emmenin bile bebeklere farklı bir bakış açısı kazandırdığından bahsediyor. Çünkü anne emzirirken bebekle bir bağ ve iletişim kuruyor.

“Eğitim, öğrencilerin doğuştan taşıdığı yeteneklere inanır ve insan gelişiminin tarihsel sürekliliği içinde bir yerleri olduğunu bilir. Eğitim en minik bebeğin bile içinde bir bilgelik olduğuna inanır; öğretimse her çocuğu tarihten koparır ve ona, o az bulunur ve uçucu metaya, bilgiye gereksinimi olan boş bir sayfa muamelesi yapar.’’ Buradan hareketle eğitim felsefemiz eğitsel faaliyetlerin farklılaştırılması olmalıdır. Her çocuğa aynı yolu gösterirsek gidip gidemeyeceğini, doğruya ulaşıp ulaşamayacağını nasıl bilebiliriz. Bazıları dolambaçlı yollardan gitmelidir. “Orta çağda yalnızca şeytanın düz yoldan gittiğine inanılırmış.” Biz çocuklara sınırlar çizmeden önce denemelerini, yanılmalarını, labirentlerde dolaşmalarını izlemeliyiz.

Yazar kitabında Maxwell adındaki bir öğrencisinden bahsediyor. Maxwell, öğrenme güçlüğüne sahip, öğretmenleri tarafından umutsuz bir vaka olarak görülen bir öğrenciymiş. Ailesinin ısrarları ve desteği ile üniversiteyi kazanmış. Maxwell üniversite hayatı boyunca tek bir ödev bile hazırlamamış, tek bir kitap dahi okumamış. Fakat çok başarılı olmuş. Çünkü Maxwell sözel kültürün kılcal damarlarında gezinmiş biri. Tam bir laf ebesiymiş. Ödevlerini Maxwell anlatır, arkadaşları yazıya dökermiş. Bu özellikleri arkadaşlarının da kucaklayıcı tavırları ile birleşince neredeyse bir meziyete dönüşmüş. Asla dışlanmamış. Cahil damgası yememiş. Problemine bir çözüm bulmuş ve başarmış. Bu özellikleri taşıyan kişi genel kanaate göre okur-yazar sayılamayabilir fakat yazar için Maxwell de bir okur-yazardır çünkü bir okur-yazarın bakış açısına sahiptir. Okur-yazar olmak harfleri yazmak ve okumaktan öte bir penceredir, bir bakış açısı ve fikirdir. İşte biz öğretmenler çocuklara harfleri öğretmeden önce onlara imgenin yani temsilin dünyasını açmalıyız.

Son bölüm ise post-cahillerin yardım çığlıklarına bir cevap olarak kitabın değerini artırmıştır. Hepimiz eşit ve bir bütünün parçasıyız. Çetelerin kucağına düşmüş çocuklar da toplumumuzun birer parçası. Bu yüzden ötekileştirmek yerine onları sözün büyülü dünyasına çağırmalıyız. Onları kucaklamalı ve farklı bir dünyanın da var olabileceğini göstermeliyiz. Belki bazıları için geç kaldık ama hala o sıralarda oturan ve yardımımızı bekleyen binlerce çocuk var. Yazar kitabı çok güzel bir sözle bitiriyor: “Artık gelecek hakkında yapıcı düşler kuramazsak o zaman her şeyi kaybetmişiz demektir.’’ Çünkü söze ve imgeye sahip olanlar düş kurabilir, masallar anlatabilir ve böylece yaratıcılığın bireyi özgür ve özgünleştiren dünyasını inşa edebilir. Özgürleştiren eğitim faaliyeti bireyi bağımsızlığın toplumsal sözleşmesine dahil ederek şiddetin yıkıcılığına değil sözün ahengine çağırır. Bu yüzden yazılı ve yazısız formuyla önce söz vardı ve hep söz olacaktır.

Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye sosyokritik.com tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.