Depresif Gerçekçilik

Mutluluğu kovalayıp duruyoruz ama asıl berraklık, depresyondan ve varoluşsal sıkıntılardan gelir. Hayatın cehennem olduğunu kabul et ve özgürleş.

Julie Reshe
Julie Reshe 19 Mart 2023
Depresif Gerçekçilik

Depresyonda olmanın nasıl bir his olduğunu hatırlıyorum. Sonsuza kadar devam edecekmiş gibi görünen dehşet verici bir ruh hali gibiydi. Uyanma fikri bile korkularla doluydu. Gelecekle alakalı kendi içimde yaşadığım çalkantılar, kaygılar ve olumsuzluklar, olumlu ve iyimser tutumun tamamen yıkılmasına neden oluyordu. Zihnim bir anda bulanmış ve dağılmış gibi hissediyordum. Yeni ‘ben’i tanıyamıyor ve eski neşe saçan ‘ben’e ne olduğunu merak ediyordum.

Depresyonumun nedeni bir ayrılıktı. Ama depresyona yol açan şey ayrılığımıza gösterdiğim tepkiden çok seni sevdiğine inandığın, sana en yakın olan ve sonsuza kadar seninle olacağına dair sözler veren birinin senin acılarına kayıtsız kalan bir yabancıya dönüşmesinin farkındalığıydı. Bu ‘beni seven’ kişinin bir illüzyondan ibaret olduğunu anladım. Geçmiş anlamsız hale geldi ve gelecek diye bir şey kalmadı. Dünyanın kendisi artık güvenilmezdi.

Depresyon halindeyken diğer insanların tutumlarının önemli ölçüde değiştiğini gördüm. Toplum, depresyonu bilhassa tolere etmiyor. Çevremdekilerin de iki farklı görüşte olduğunu fark ettim. Bir grup beni düzeltmeyi istedi, bu yüzden bana ya kendimi toparlamam gerektiğini söylediler ya da profesyonel bir yardım almamı önerdiler. Diğer grup ise sanki cüzzamlıymışım gibi benden kaçma eğilimindeydi. Şimdi dönüp baktığımda bu tepkileri anlıyorum: Ne de olsa ben alaycı, çekimser ve kötümser biri haline gelmiştim ve nazik olmayı da hiç umursamıyordum.

Diğer yandan, başkalarının yaşadığı gerçek acılara dair derin bir anlayış geliştirdim. Kendi depresyonumdayken daha önceden çok az farkında olduğum dünyanın karanlık tarafını öğrendim. Acıyı ve kederi daha fazla görmezden gelemezdim; bu nedenle kesinlikle nahoş olan bu gerçekliğe yeni bir pencere açtım. Benim tecrübem eşsiz değildi ama bazı yönlerden öne çıkıyordu. Çünkü üzücü bir ayrılıkla karşılaşan sıradan bir insan olmanın yanı sıra ben bir filozofum. Bir filozof olarak uzaktan apaçık görünenin her zaman öyle olmadığını, bu nedenle de dikkatli bir eleştirel analiz gerektirdiğini biliyorum. O yüzden bu tecrübemin ardından pozitif ruh hali ile sağlığın ve negatif ruh hali ile bozukluğun denk tutulmasından şüphe duymaya özellikle meylettim. Öyleyse depresyonumda, sonunda dünyayı olduğu gibi görüyor olabilir miydim?

***

Kendim bu derde düşmeden önce Sloven Bilim ve Sanat Akademisi’ndeki doktora danışmanım filozof Alenka Zupančič yaygın mutluluk arayışının baskıcı bir ideoloji oluşturduğunu öne sürdüğünde aklım karışmıştı. Dünyayı daha mutlu bir yer haline getirme arzusunda yanlış ve baskıcı ne olabilirdi ki?

Gerçi kendimi gözlemledikten sonra aynı düşüncelere büründüm. Etrafımıza bakarsak kendimizden ve başkalarından sürekli mutluluk talep ettiğimizi fark edeceğiz. Mutluluğun aşırı teşvik edilmesinden kaynaklanan eğilim, mutluluğun zıddının -depresyon, kaygı, keder ya da hayal kırıklığı gibi duygusal acının damgalanması- kusur olarak görülmesidir. Bizler duygusal acıyı bir sapma ve yok edilmesi gereken bir bozukluk ya da problem, tedavi edilmesi gereken bir hastalık gibi etiketliyoruz. Üzüntünün sesi hastalık adıyla sansürleniyor.

Amerikan Psikoloji Derneği depresyonu; ‘nasıl hissettiğini, düşünme biçimini ve nasıl davranacağını olumsuz şekilde etkileyen yaygın ve ciddi bir tıbbi hastalık’ olarak tanımlar. Bu terim acı çeken kişiyi damgalar ve onun tedaviye ihtiyacı olduğunu ima eder. Terapistlerin ya da tıbbi kurumların bu tutumu dayatıp dayatmadığını ya da var olan kültürel yaklaşımlardan etkilenip etkilenmediğini söylemek zor. Her iki durumda da günümüzdeki çoğu terapi, olumsuz ruh halini ortadan kaldırmayı amaçlar.

Ya gerçek aslında berbatsa ve depresyondayken bunu fark etmemize yardımcı olan illüzyonlardan kurtuluyorsak?

Olumsuz düşünceleri temizlemek için en iyi bilinen terapi, aslında depresyon ve kaygı tedavisi olarak formüle edilen bilişsel davranışçı terapidir (BDT). Bu terapi, ilk olarak 1960’ların sonunda Birleşik Amerikalı psikiyatrist Aaron Beck tarafından geliştirilen zihinsel hastalığın bilişsel modeline dayanmaktadır. Dayanağı ise “depresyonejik düşünme” olarak da adlandırılan olumsuz düşünce tarzından kaynaklanan depresyondur. Depresyondayken kendimizi aciz, kaderine terk edilmiş, sevilmeyen, noksan, değersiz, kabahatli ve başkaları tarafından dışlanmış olarak görme eğilimindeyizdir. Bu olumsuz görüşler; ‘Ben değersiz ve çirkinim’, ‘Kimse beni umursamıyor’, ‘Umudum yok çünkü hiçbir şey değişmeyecek’ ve ‘Her şey sadece daha kötüye gidiyor!’ şeklinde örneklendirilebilir. Beck, depresyonda bizlerin ‘çarpık’ ve yararsız düşünme kalıpları kullandığımızı öne sürüyor. BDT pratisyenleri bizleri daha mutlu sonuçlara doğru yöneltmek amacıyla çarpık düşünmeyi saptamak ve yok etmek için eğitilirler.

Depresyonum sırasında, eski arkadaşlarımın da etkisiyle bir BDT terapistine gittim. Gördüğünüz gibi tamamen iyileşmedim ve kendimi hala ‘depresyojenik’ düşünmenin içinde buluyorum. Terapiyle ilgili hislerim, kendime ve terapistin ilgisine güvenme arzusundan bu arzunun kendisinden rahatsızlığa kadar değişiyordu. Etrafımı saran acı gerçeklerden kurtulmak için hoş bir uyku masalı ile rahatlamaya muhtaç bir çocuk gibi duymak istediklerimin bana söylendiğini hissettim. Depresyojenik düşünceler, sevimsiz ve hatta katlanılmazdır ancak bu onların gerçekliğin çarptırılmış tasvirleri oldukları anlamına gelmez. Ya gerçek aslında berbatsa ve depresyondayken bunu fark etmemize yardımcı olan illüzyonlardan kurtuluyorsak?

Ya tam aksine olumlu düşünme, gerçekliğin yanlı kavranışını tasvir ediyorsa? Ya ben depresyondayken daha düşük bedelle öğrenilmesi mümkün olmayan çok değerli bir şey öğrendiysem? Ya bu yanılsamaların bir çöküşü -gerçekçi olmayan düşüncelerin çöküşü- ve benim kaygılarımın asıl nedeni olan gerçekliğe ucundan bir bakış ise? Ya depresyondayken gerçeği daha doğru algılıyorsak? Ya benim mutlu olma ihtiyacım ile iyileşmek için psikoterapiye duyduğum talep aynı yanılsamaya dayanıyorsa? Ya terapinin sözde altın standardı sadece bir yalancı bilimden (pseudoscience) ibaretse?

***

Modern psikoloji, gündelik düşünmeyi birçok çarpıklığa dayandığını düşünerek oldukça taraflı kabul eder. Fakat bu kabul pozitifliğin çerçeve olarak kabul edilmesinde hayat bulur. Yani ana akım, pozitif akışı bozmadığı sürece sıradan yanılsamaları sağlıklı olarak benimser.

Günümüzün olumlu yanılsamalar kavramı ilk olarak 1980’lerde, Psikolog Shelley Taylor (University of California, Los Angeles) ve Jonathan Brown (Southern Methodist University) tarafından yayınlanan bir tezde fark edildi. Pozitif yanılsamalar kendimiz, diğer insanlar, durumumuz ve etrafımızdaki dünya hakkında gerçekçi olamayan iyi düşüncelere dayanan yaygın bilişsel önyargılardır. Pozitif yanılsama türleri, diğerlerinin yanı sıra gerçek dışı iyimserlik, kontrolde olduğumuz yanılsaması ve başkalarına kıyasla yetenek ve niteliklerimizi abartmamızı sağlayan yanıltıcı üstünlükler gibi düşünceleri içerir. Birçok çalışma sonucu görülüyor ki bu yanılsamalar aslında oldukça yaygın. İnsanların yaklaşık %75-80’i tüm parametrelerde (akademik beceri, iş performansı, önyargısız olma, ilişkideki mutluluk, IQ) kendini neredeyse ortalamanın üstünde değerlendiriyor. Oysaki acımasız matematik kanunları bize bunun yanılsama olduğunu, tanımı gereği herkesin ortalamanın üstünde olmasının imkânsız olduğunu söylüyor.

Modern iyimserlik akımının kökleri, insanların yaşamında ve kurtuluş inancında yol gösterici olan, mutlu son ile biten bir dünya resmi sunan dinî geçmişte bulunabilir. Laik dünyamızda psikoloji, dinin bıraktığı boşluğu doldurur ve açıklamalar getirerek daha iyi bir hayat için bizlere umut verir. Dinin yerini psikoloji ile doldurmak birçok Hristiyanlık geleneğini de devam ettirmek demek. Bir danışman ya da terapistin rolü ve onları dinleme ihtiyacımız ile bir papazın vaaz vermesi ve günah çıkarma geleneği arasında birçok benzerlik bulunur. Hem danışman hem de papaz sizinle alakalı sorunları ve onları nasıl düzelteceğinizle alakalı öğütler verme yetkisi olan figürlerdir. Fransız filozof Michel Foucault (1926-1984) duygusal ve manevi destek sunarak bireyi kurtuluşa ulaştırma düşüncesinden hareketle psikoterapinin kökeninin papazlığa kadar olan izini sürmüştür.

Çağdaş Danimarkalı bilim insanı Anders Dræby Sørensen, modern dönemdeki, acı ve kaygıdan kurtulmak ve sonunda mutluluğu keşfetmek arzumuzun kısmen de olsa dünyevi acılardan kurtulup cennete ulaşmak şeklindeki dinî inanca dayandığını ifade eder. Laik dünyada bu kurtuluş, dünyevi yaşamımızda başarılması gereken bir görev haline gelmiştir. Cennet artık aşkın alem ile ilgili değil, bütün bir mutluluk hali ve dünyanın kendisini anılarımızda cennete dönüştürmesiyle ilgilidir.

Din ve onun psikoterapötik mukabilinin yanında felsefe sapkınlık olarak görülebilir. En problemli hastası da muhtemelen acı çekmenin kaçınılmaz olduğu ve bunun insanın var oluşunun bir parçası olduğu iddiasıyla bilinen Alman felsefeci Arthur Schopenhauer (1788-1860) olurdu. Schopenhauer var olmanın bir anlamı ve amacı olmadığını, hayatın hiçbir zaman gerçekleştirilemeyecek amaçsız bir çaba ile yönlendirildiğini ileri sürmüştür. Var oluşumuzun temelinin -zaman zaman acı çekerken kesintiye uğrayan- mutluluk olduğuna dair pozitif dünya görüşümüzü tam tersine çevirir. Bunun yerine hayatın kendisi, kemiklerimize kadar acı çekmek ve sonsuz bir matemdir. Schopenhauer bu durumun hiçbir zaman değişmeyeceğini iddia ederek “Bugün kötü ve yarın daha da kötü olacak…” Ek olarak bilincin insanların içinde olduğu durumu daha da kötüleştirdiğini çünkü bilinçli varlıkların acıyı daha etkili yaşadığını ve yine bilinç ile var oluşlarının absürtlüğünü düşünebilme kabiliyetlerinin olduğunu varsayar. ‘Söylemeliyim ki… benim felsefem çok rahatsız edici çünkü ben doğruları söylerim ve insanlar Tanrı’nın her şeyi en güzel şekilde yarattığından emin olmayı tercih etti’ diye yazdı ‘Dünyanın Acıları Üzerine’ (1851) adlı makalesinde. ‘Papazlara gidin o zaman ve filozofları rahat bırakın.’

Freud’a göre hastalara yardım etmenin amacı hayatın cehennem olduğunu kabul etmek ve bunun üzerine düşünmelerini sağlamaktı.

Alman filozof Martin Heidegger de (1889-1976) içimizi rahatlatmaz. Martin kaygının insanın varoluşunun temel bir hali olduğunu ve kaygının insan hayatını özgün olan ve özgün olmayan şeklinde birbirinden ayırdığını söyler. Biz genelde günümüzü özgün olmayan şekilde günlük görev, problem ve endişelere bağlı yaşarız ki varlığımızın gereksizliği ve anlamsızlığı gündelik gürültülerle susturulsun. İşe gideriz, çocukları büyütürüz, ilişkilerimiz üzerinde çaba harcarız, evi temizleriz, uyuruz ve bunu her gün tekrar ederiz. Etrafımızda geçen dünya anlamlı görünür, hatta fazla anlamlı. Ama özgün olan dünya yalnızca kaygı durumunda ortaya çıkar. Daha sonra kendilik-farkındalığımız meydana çıkar ve özgürce düşünmeye başlarız. Toplumun dayattığı yanılsamaları defederiz. Heidegger için kaygı hakiki filozofik bir ruh halini temsil eder.

Norveçli düşünür Peter Wessel Zapffe (1899-1990) felsefi karamsarlığı daha da ileri götürdü. İnsan bilincinin, varoluşsal kaygıyla neticelenen trajik bir gelişim gösterdiğini söyledi. ‘Son Mesih’ (1933) adlı makalesinde bunu bir ‘biyolojik paradoks; tiksinme, absürtlük, korkunç doğanın abartılışı’ olarak nitelendirdi. İnsanoğlunun asla yeri doldurulamayacak bir ihtiyaç yarattığını çünkü doğanın kendisinin anlamsız olduğunu; dolayısıyla hayatta kalmak için insanlığın gereğinden fazla olan bilinci bastırmak zorunda olduğunu tartıştı. Bu, ‘genellikle bir topluma uyum sağlamanın ve sağlıklı, normal yaşam olarak nitelendirilen her şeyin gerekliliğidir.’

Zapffe insanoğlunun geliştirdiği dört evrensel savunma mekanizmasını şu şekilde adlandırdı:

İzolasyon (Yalnızlık): Rahatsız edici ve yıkıcı duygu ve düşüncelerin baskılanmasını kapsar.

Demirleme (Sabitleme): Daha yüksek anlam ve ideallerin oluşmasıdır. Zapffe, kollektif demirlemeyi şöyle örneklendirir: ‘Tanrı, Kilise, Devlet, ahlak, kader, hayatın kanunu, insanlar, gelecek.’ Demirleme bize psikolojik huzurumuzu güvence altına alan yanılsamalar sağlar. Demirlemenin yetersiz olduğu nokta ise bizim demirleme mekanizmamızın bir yanılsama olduğunu keşfettiğimizdeki çaresizlik hissidir.

Dikkat Dağıtma: Zihnimizi kendi üzerimize düşünmekten alıkoymak amacıyla, düşünce ve enerjimizi belirli bir fikir ve göreve yoğunlaştırmak.

Yüceltme: Negatif dürtüleri daha pozitif eylemlere dönüştüren bir tür savunma mekanizmasıdır. Örneğin, kendimizi varoluşumuzun trajedisinden uzak tutar; farkındalığımızı felsefe, edebiyat ve sanata yönlendiririz.

Psikoanalizin babası Sigmund Freud (1856-1939) -filozoflar gibi- dine karşıydı ve dinin amacının bizim çocuksu duygusal ihtiyaçlarımızı tatmin etmek olduğunu iddia ederdi. Söylentilere göre Freud, meslektaşı Sándor Ferenczi’ye ‘Nevrotikler bize sadece finansal fayda sağlayan ve vakaları üzerinden birçok şey öğrendiğimiz insan kalabalığıdır: Bir terapi yöntemi olarak psikoanaliz faydasız olabilir.’ demişti. Freud, psikoterapi tedavi sonuçları konusunda pek de olumlu değildi ve neticesinde mutluluk sözü vermeye de hevesli değildi. ‘Histeri Üzerine Çalışmalar’ (1895) adlı eserinde psikoanalizin histerik sefaleti ‘ortak mutsuzluğa’ dönüştürebileceği vaadinde bulunmuştu. Freud’a göre hastalara yardım etmenin amacı, hayatın cehennem olduğunu kabul etmelerini ve bunun üzerinde düşünmelerini sağlamaktı. Bir sonraki hayatta değil; burada, dünyada.

***

Pozitiviteye yönelimine rağmen psikolojik teori, bizzat Freud’un kendisi tarafından kucaklanan karamsar felsefe geleneğine odaklanan bir dalı içerir. ‘Depresif gerçeklik’ terimi, ilk kez Birleşik Amerikalı Psikolog Lauren Alloy ve Lyn Yvonne Abramson tarafından ‘Daha Üzgün ama Daha Arif?’ başlıklı bir tezde öne sürüldü. Yazarlar gerçeğin, depresyondaki bir insanın gözünden daha şeffaf göründüğünü düşünüyorlardı.

Alloy (Temple Üniversitesi-Pensilvanya) ve Abramson (Madison Üniversitesi -Wisconsin) kontrol yanılsamasını ölçerek bu hipotezi test ettiler. Bir grup üniversite öğrencisiyle yapılan görüşmelerden sonra öğrencileri depresyonda olan ve olmayan olarak ikiye ayırdılar. Her öğrencinin bir butona basma ya da basmama seçeneği vardı ve elde ettikleri sonuç: Yeşil olan ya da yeşil olmayan ışık. Deneysel ortamda öğrencilere butonlar için 0’dan 100’e kadar farklı farklı kontrol yetkisi verildi. Testlerin tamamlanmasından sonra öğrencilerden onlara verilen kontrol yetkisinin sonuçlara etki etme boyutunu analiz etmeleri istendi yani öğrencilerin yaptıklarına karşılık kaç kez yeşil ışık yandı? Böylece daha üzgün ama daha bilgili öğrencilerin çabalarının kontrol derecesine etkilerini yargılamakta daha başarılı oldukları gözlendi. Alloy and Abramson depresyondaki öğrencilerin kontrol yanılsamasına daha az yatkın olduğu ve o yüzden daha gerçekçi oldukları sonucuna vardılar. Öte yandan depresyonda olmayan öğrenciler, kontrollerinin boyutunu olduğundan fazla gösterdiler ve böylece özgüvenlerini artırmak amacıyla kendilerini kandırmayı tercih ettiler.

‘Depresif gerçeklik’ hipotezi hala tartışmalıdır çünkü BDT’nin, ‘depresyonda olan kişi daha taraflı düşüncelere sahiptir, bu nedenle daha gerçekçi olması için iyileşmesi gereklidir’ ilkesini sorgulamaya müsait hale getirdi. Ancak daha sonra yapılan çalışmalar bu iddiayı destekledi. Örneğin, Avustralyalı sosyal psikolog Joseph Forgas ve meslektaşları, üzüntünün eleştirel düşünmeyi pekiştirdiğini gösterdiler ki bu insanların taraflı yargılarını azaltmasına yardım eder, dikkati geliştirir, dirayeti artırır ve genellikle şüpheci, detaycı ve dikkatli bir düşünme tarzı geliştirmeye yardımcı olur. Diğer yandan, pozitif ruh hali daha az çaba gerektiren ve daha az sistemli bir düşünme tarzına yol açar. Mutlu insanlar basmakalıp düşünmeye daha meyillidir ve basit klişelere daha çok bel bağlarlar. ‘Kendilerini akışa bırakmaya’ ve önyargıları nedeniyle yanlış hüküm vermeye daha yatkındırlar.

Depresif tefekkür analiz yeteneğini geliştiren bir sorun çözme mekanizmasıdır.

Diğer araştırmacılar depresyonun evrimsel yararlarını araştırdılar. Örneğin, Paul Andrews (Virginia Commonwealth University) ve J Anderson Thomson (University of Virginia) depresyonun bir hastalık ve biyolojik fonksiyon bozukluğu olduğuna dair öne sürülen baskın tıbbi düşünceye karşı meydan okudular ve bunun daha çok evrimle gelen bir uyum gösterme olduğunu ileri sürdüler. Depresyonun evrimsel fonksiyonu, analitik düşünme mekanizmasını geliştirmek ve karmaşık zihinsel problemlerin çözümüne yardım etmektir. Depresif tefekkür, üzerinde düşündüğümüz sorunlara yoğunlaşmamızı ve onları çözmemizi sağlar.

Depresyon, bir an için korkutucu görünen ama aslında o kadar da kötü olmayan bir ateşli hastalık gibi işleyen çalışma sistemini zayıflatır; yaşamın iş, sosyal ilişkiler ve cinsel hayat gibi birçok alanının olumsuz etkilenmesine neden olur. Lakin sevimsiz olsa da vücut sıcaklığının yükselmesi, biyolojik bozukluğun bir ürünü değildir. Daha çok önemli bir enfeksiyonla savaşma mekanizmasıdır. Ateşin neden olduğu bozukluklar, enfeksiyonla savaşması gereken vücut sisteminin karşılığında verdiği uyumsal sonuçlardır. Benzer olarak depresif tefekkür, belirli sorunlara dikkat çeken ve bunların analiz edilmesini sağlayan bir problem çözme mekanizmasıdır.

Modern, varoluşçu İsviçreli Psikanalist Alice Holzhey-Kunz, Daseinsanalysis (2008) adlı kitabında Heidegger’in özgün ve özgün olmayan yaşam tarzları ayrımına başvurur. Zihinsel acı, varoluş gerçeğiyle yüzleşmeyi sağlayan bir göz açmaya (uykudan uyandırmaya) işaret eder. Bu anlamda, depresyon bir bozukluktan çok, insan varoluşunun hiçliğinin hayal kırıklığı yaratan bir patlamasıdır. Bu bağlamda, ‘özgün olmayan yaşam’ olarak adlandırdığımız diğer daha neşeli yaşam tarzı da bir patoloji sayılmaz çünkü gündelik görevlerle ve alelade olanın unutturuculuğu ile şiddetli varoluşsal farkındalığa karşı gelir.

***

Ayrılığımın ardından gelen bu depresyon, varoluşsal endişe seviyemi artırmasa da bu hayatımın en güçlü bakış açısı değiştiren deneyimiydi. Beni varlığımın özüne yönelik geri dönülmez bir biçimde değiştirdi ve travmatize etti. Şimdi eskiden olduğumdan daha çekimser ve de genellikle daha üzgünüm.

Peki ya bu, yanılsamalarımızdan kurtulmanın ve gerçekliğin kendisi ile alakalı sonsuz bilgi edinmenin bedeliyse? O noktaya geliyor olabiliriz. Bazı çalışmalar, varoluşsal ızdırabın ve zihinsel üzüntünün tüm dünyada ama özellikle de modern Batı kültüründe arttığını gösteriyor. Belki de mutluluk artık ulaşılamaz olduğu için sürekli kovalıyoruzdur?

Kendimizi içinde bulduğumuz bu pis döngü – sonsuz mutluluk arayışı ve ona erişmenin imkansızlığı – bizi yalnızca daha çok incitir. Belki de çıkış yolu artan bilinç seviyemizi kesin olarak kabul etmektir. Melankolimizin derinliklerinde, yüzeysel (yapay) mutluluk durumunun bir hayatta olmama yolu olduğunu anlarız. Zihinsel sağlık, olumlu psikoloji ve BDT gibi baskın terapi modellerinin hepsi, yanılsamalarımıza sessiz kalmayı ve onlara ölene kadar boyun eğmeyi gerektirir.

Bitirirken siz sevgili okuyucuma seslenmeliyim. Siz bu makaleyi okurken fark ettim ki ‘evet, ama…’ tepkisini deneyimlemiş olmalısınız. (Evet hayat korkunç ama birçok güzellik de var.) Bu ‘ama’ olumsuz, korkutucu içgörülere karşı otomatik bir cevap. Bu güçlere maruz kaldığımızda olumlu savunma mekanizmamız devreye girer. Ben de bu makaleyi yazarken bu döngüye girdim (ve neredeyse hayatımın çoğunda). Bu koruyucu yöntem olmasaydı muhtemelen şimdiye kadar çoktan ölmüş – acıdan kurtulmak için intihara boyun eğmiş – olurduk.

Benim sizlere küçük önerim, umuyorum ki olanlar karşısında intihar seçeneğine sürüklenmeden, hayal kırıklıklarını keşfetmek ve pozitiflikten kaçıp hayatı deneyimlemek için yeni bir alan oluşturmanız olacak. Bir dahaki sefere alkole yönelmeden ya da sevdiklerinize, arkadaşlarınıza, psikoterapistlere ya da diğer pek çok hayat dolu işlere başvurmadan önce – işten spora, spordan kalplerimizi İsa’ya açmaya kadar – neredeyse tüm anlam yapılarının, özünde birer yanılsama olduğunu hatırlayın. Yanılsamayla hayattan kaçmaya bir diğer alternatif ise yanılsamaların mümkün olduğunca az olduğu alanlar keşfetmek ve böylece illüzyonsuz ve somut dünyanın gerçekliğine dayanabilir hale gelmektir. Eğer başarılı olursanız yapay pozitiflikten ve zincirlerinizden kurtulursunuz, özgür kalırsınız.

Sonuç olarak, tabii ki bizler kendimizi acıdan ya da illüzyonlardan kurtaramayabiliriz. Hayat bir cehennem, üstelik cennet hiç de bizi bekliyor gibi görünmüyor. Bu kendi içinde özgürlüğe giden bir yol olabilir, çünkü zaten kaybedecek hiçbir şeyimiz yok.

Yazının İngilizce aslı için tıklayınız.

Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Sosyokritik tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.