Eğitim Teknolojilerinin Teorik Problemleri

Eğer sosyal düzen teknoloji tarafından daha fazla domine edilirse, hakikatin inşa süreci de kaçınılmaz olarak teknolojinin etkisi altında şekillenecektir.

Abdullah Çiftçi
Abdullah Çiftçi 9 Şubat 2022
Eğitim Teknolojilerinin Teorik Problemleri

Eğitim teknolojileri çalışmalarında görülen teorik zayıflık, çalışmayı yapan kişinin hangi pozisyonda durduğuna ilişkin belirsizlik olarak çalışmaya yansımaktadır. Teori, araştırmacı için sosyal fenomeni açıklamaya yarayan bir gözlük ve aynı zamanda durulacak yeri tayin eden bir araç işlevi görürken, teorik bir pozisyon eksikliği sosyal bileşenler arasındaki ilişkilerin doğru biçimde tespit edilmesini zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte, teknolojinin yükselişi ve yayılışı, teknolojiyi sistemin bir bileşeni olarak değil, sistemin kendisi olarak görme eğilimini artırmıştır. Bu durum da teknolojiyi belirli bir bağlamın parçası olarak ele alan teorik çerçevelerin zayıflamasına yol açmıştır. Teknoloji ile ortaya çıkan pratikleri, teknolojinin sunduğu imkânlarla açıklayan yaklaşımların yanında; teknolojinin sosyal olarak inşa edildiğini ve bu nedenle sosyal bir fail niteliği taşıdığını savunan yaklaşım da yaygın biçimde benimsenmiştir. Vakaya daha derin bir şekilde vukufiyet kazanabilmek için teknolojinin eğitimsel ve sosyal yönüne ilişkin problemli yaklaşımları irdelemek, ileride yapılacak çalışmalarda daha tutarlı pozisyonların geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.

İlk olarak ele alınacak bakış açısı, teknolojinin önündeki toplumsal bariyerler kaldırıldığı takdirde teknolojik dünyaya doğmuş yeni neslin, teknolojinin sunduğu tüm imkânlardan sonuna kadar faydalanacağı düşüncesidir. Bu çıkarım ve benzeri söylemler, teknolojinin yeni neslin hayatındaki baskın konumuyla ilişkilidir. Günümüzde gözlerini hayata yeni açmış bir bebeğin neredeyse her anı kayıt altına alınırken, hayatına dair veriler de çeşitli uygulamalar aracılığıyla depolanmaktadır. Bebek bezinin değiştirilme sıklığından uyku düzenine ve emzirilme aralıklarına kadar her türlü verisi kaydedilen yeni neslin, tablete ya da akıllı telefona erişim yaşı giderek düşmektedir. Artık doğan her çocuk, ilkin annesinin göğsüne, ardından dijital bir cihaza uzanmaktadır. Teknolojiye erişimin önündeki engellerin kaldırılmasıyla birlikte yeni neslin kendini gerçekleştirme imkân ve araçlarına sahip olacağı düşüncesi yaygınlaşmıştır. Yasaklamak yerine “kucaklamayı” öneren bu yaklaşım, Byung-Chul Han’ın “pozitiflik toplumu” olarak tanımladığı toplumsal yapıya işaret etmektedir. Bu düzende bireyler, yasaklarla değil, “yapabilirsin” söylemiyle yönlendirilmektedir.

Bu bakış açısının pozitivizmle yakın bir ilişkisi vardır. Doğa ve toplumun, parçaları üzerinden incelendiğin düşünce dünyası kuran modernite, doğanın koyduğu sınırların aşılması hâlinde insanın kendini gerçekleştireceğini ve dinlerin vaat ettiği cennetin aslında bu dünyada kurulabileceğini savunmaktadır. Han'ın perspektifinde pozitiflik, yani doğal ve gözlemlenebilir olana yakınlıkla olumlama düşüncesi, engellerin kaldırıldığı ve bireyin yapamadıkları üzerinden değil yapabildikleri üzerinden yeniden tanımlandığı ve kontrol edildiği bir dünya kurar. Byung-Chul Han’ın sözünü ettiği “-e bilme” toplumu ile bazı siyasi kampanyalarda karşımıza çıkan “Yes We Can” sloganı aynı olumlayıcı zihniyetin örnekleridir. Teknolojik determinizmin aksine, insan ve onun ürettiği araçlar birbirlerini karşılıklı olarak etkileyip dönüştürmektedir.

Bilgisayarın ya da son teknoloji ürünlerinin sınıfa getirilmesi hâlinde öğrencilerin bu araçlar üzerinden dünya ile iletişim kurarak bağlantısallığı eğitsel bir boyuta taşıyacakları düşüncesi oldukça yaygındır. Bu düşünceyi destekleyen örneklerden biri, çocukların çok küçük yaşlarda “büyüklerin” cihazlarını onlardan daha iyi kullanabilmeleri ve zamanla öğretici konuma yükselmeleridir. Öğrencinin eline yeterli teknolojik araç verildiğinde kendi eğitimsel potansiyelini aşabileceği düşüncesi, öğretmeni ve mevcut okul sistemini bu potansiyelin önündeki engeller olarak görmektedir. Öğrenciyi kendi kendisinin rehberi hâline getiren bu anlayışta eski olan her şey bir bariyer gibi algılanmakta; eski olanın tasfiye edilmesi ve yeninin eskiyi ortadan kaldırması meşrulaştırılmaktadır. Ancak teknolojik araçların hızlı değişimi ve sürekli “gelişmesi”, yeninin de hızla eskimesine yol açmaktadır. Okulların bu değişim hızına ayak uyduramaması sonucunda ise okullar giderek çevrim içi alanlara taşınmaktadır. Teknoloji savunucularına göre birey, yeni olana eriştiği anda eskiyi terk etmesi gerektiğini fark edecek ve dijital becerilerin gelişmesiyle birlikte bu eleme süreci daha da hızlanacaktır. Sayısız kurs ve program seçeneğiyle dolu çevrim içi dünyada öğrenci artık kendi ihtiyaçlarını belirleyip teknolojinin hızına uyum sağlayacağı düşünülmektedir.

Burada hızın, eskitme ve geride bırakma ile yakın bir ilişkisi olduğuna değinmek gerekir. Hız arttıkça geride bırakılan ve değersizleşen şeylerin miktarı da artmaktadır. Teknik gelişmeler toplumsal hayatı bu denli hızlı dönüştürürken, eğitimin görece yavaş kalması, okulu tamamen ortadan kaldırmayan toplumları okulu dış dünyaya bağlama, dışarıdakini okula taşıma ve okulun dışarıya erişimini artırma çabasına yöneltmektedir. Tekniğin mekanikleştirdiği sosyal düzenin teknik gelişime uyum sağlamasıyla birlikte, öğrenciye teknolojiye erişim imkânı verildiğinde onun ihtiyaç duyduğu bilgiye engelsiz biçimde ulaşabileceği iddia edilmektedir. Teknik düzenin dayattığı sosyal ve ekonomik yapı içerisinde var olabilmek için sistemin gerektirdiği becerilerin edinilmesi zorunlu hâle gelmiştir. Bu nedenle geleceğin becerileri artık yapay zekâ ve robotlarla uyumlu çalışabilme becerileri olarak tanımlanmaktadır. Yakın gelecekte bugün tamamen insanlar tarafından yapılan işlerin önemli bir kısmının yapay zekâya ve robotlara devredileceği düşünülmektedir. Dolayısıyla geleceğin ekonomik ve sosyal düzeninde varlığını sürdürebilmek için bu teknolojilerle uyumlu çalışabilme becerisi hayati önem taşımaktadır. Bugünkü okul ve eğitim sisteminin bu becerileri öğretmekte başarısız olduğu ve bu dönüşüme nasıl uyum sağlayacağını tam olarak bilemediği inkâr edilemez bir gerçektir. Bu nedenle neoliberal/tekno-kapitalist mantık çerçevesinde okulun dönüştürülmesi ihtiyacı her zamankinden daha güçlü biçimde dayatılmaktadır.

Böyle bir sosyal ve ekonomik düzende “teknolojik sağlarlık” (affordance) teorisi problemli bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Bu anlayışa göre teknoloji, belirli özellikleri sayesinde belirli sonuçlar üretmektedir. Eğer beklenen sonuçlar elde edilemiyorsa, bunun nedeni entegrasyon ve senkronizasyon eksikliğidir; sorumluluk ise öğretmene, okula ve pedagojik yapıya yüklenmektedir. Böylece teknoloji, sistemin bir bileşeni olmaktan çıkıp sistemin merkezine yerleşmektedir. Teknoloji, diğer bileşenlerin kendisine uyum sağlamak zorunda olduğu bir düzen kurucu olarak algılanmaktadır. Oysa teknoloji kullanıcı üzerinde etkide bulunduğu kadar, kullanıcı da teknolojiyi kendi sosyal şartlarına göre şekillendirmekte ve onu sosyal olarak yeniden inşa etmektedir. Bu nedenle teknoloji ile kullanıcı arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Yine de bu karşılıklı etkinin ağırlık merkezinin giderek teknolojiye kaydığı inkâr edilemez. Bu durum, teknolojinin tamamen sosyal olarak inşa edildiğini savunan yaklaşımların göz ardı ettiği önemli bir noktadır. Yapısalcılık teknolojiyi sosyal hayatın bir parçası ve aktörü olarak görürken, teknolojinin belirleyici gücündeki artışı yeterince dikkate almamaktadır. Günümüzde bedenin tüm hareket ve tepkilerini verileştiren teknolojiler sayesinde kişinin kendisinden bile gizlediği duygu ve düşüncelerine erişilebileceği iddia edilmektedir.

Dijitalin davranışlar ve mümkünler üzerindeki etkisi giderek artmaktadır. Biz teknolojiyi sosyal olarak yapılandırırken, teknoloji de sosyal dünyamızı teknik olarak yapılandırmaktadır. Çevrim içi faaliyetlerin artmasıyla birlikte geçmişte geleneksel sosyal yapılar içinde gerçekleşen birçok davranış örüntüsü artık dijital ortama taşınmıştır. Örneğin, kaynak tarama faaliyeti, eskiden bir kütüphanenin raflarını veya basılı indekslerini taramak anlamına gelirken, bugün büyük ölçüde dijital bir performansa dönüşmüştür. Eğitimin bu yeni sosyal-dijital pratik içerisinde ne ölçüde sosyal olarak yapılandırıldığını tespit etmek ise giderek zorlaşmaktadır. Çünkü artık dijital dışı faaliyetlerin sayısı her geçen gün azalmaktadır. Bu nedenle eğitim de giderek dijital bir aktivite hâline gelmekte; dijital olan daha fazla dijitalleşmeyi talep etmektedir. Teknoloji yapıcılarının ve çözüm-teknolojide ideolojisinin savunucularının sürekli pompaladığı düşünce "yeterince dijital değil (not digital enough)" düşüncesidir. Bu süreç, her şeyin dijitalleştiği ve mekanikleştiği bir noktaya doğru ilerlemektedir.

Bu bağlamda öğrencilerin bilgiyi sosyal olarak yapılandırması kuramının neden teknoloji temelli çalışmalarda en uygun teori olarak görüldüğü daha anlaşılır hâle gelmektedir. Öğrencinin sunulan enformasyonu bilgiye dönüştürdüğü ve eğitim faaliyetinin merkezine yerleştirildiği bu yaklaşımda öğretmenin görevi, öğrenme faaliyetini organize etmek ve bilgi yapılandırmasını mümkün kılacak ortamı hazırlamaktır. Böylece öğretmen artık bilginin kaynağı olmaktan çıkmakta; öğrencinin bilgiye ulaşmasını kolaylaştıran bir araç hâline gelmektedir. Bu durum, teknolojinin “sağlarlık/affordance” teorisindeki araçsal konumuna benzemektedir. Ancak teknoloji yalnızca bir araç değil, aynı zamanda bir ilişkiler ağıdır; dolayısıyla toplumsal bir niteliğe sahiptir. Hatta bir aktör gibi davranmakta, teknik ve sosyal düzen üzerinde pazarlık yapmakta ve diğer aktörlerle birlikte toplumsal ağlar kurmaktadır. Bu yaklaşımda öğrenci de kendi öğrenme sürecinin rehberi hâline gelmektedir. Yapısalcılık, öğrenenin yeni enformasyonu kendi şemalar dünyası içinde anlamlandırdığını savunarak açıklayıcı ve tutarlı bir teori ortaya koysa da, günümüzün teknolojik, sosyal ve ekonomik düzeniyle birlikte teknolojik veriye erişim imkânı bu teoriyle iç içe geçmiştir. Teknolojinin kendisi artık neyin mümkün olduğunu belirleyen bir güç olarak değerlendirilmektedir.

Bununla birlikte, büyük veri çağında hakikatin inşası da giderek insanın elinden yazılımlara geçmektedir. Hakikatin sosyal olarak inşa edildiğini savunan yaklaşım yaygınlık kazanırken, bilimsel ve nesnel hakikat anlayışı da inşa eden öznenin duygu ve yorumlarına bağlı hâle gelmiştir. Böylece birden fazla hakikatin varlığından söz edilmeye başlanmıştır. Sosyal çevre ve toplumsal düzen içinde inşa edilen hakikatin bu düzenin etkilerinden bağımsız olmadığı açıktır. Eğer sosyal düzen teknoloji tarafından daha fazla domine edilirse, hakikatin inşa süreci de kaçınılmaz olarak teknolojinin etkisi altında şekillenecektir.

Gelecekte hakikatin mekanize edilmiş sosyal düzeni analiz eden yazılımların kontrolüne bırakılması mümkündür. Böylece eğitim de geleneksel anlayışın eleştirildiği biçimde yeniden bir “edinme” sürecine dönüşebilir. Beynin teknolojik erişime ve müdahaleye açılmasıyla birlikte eğitim, aktarılacak ve hatta “ekilecek” bir olgu hâline gelebilir. Eğer hakikatin inşası tamamen yazılımların alanına geçerse görecelik azalacak ve mekanize edilmiş tek bir hakikat yeniden üretilecektir. Esnek hakikat döneminde bilgi üretimine ve katılıma getirilen müdahaleler de göreceliğin azalmasına yol açacaktır. Teknolojinin bir ürünü olan “post-truth”, kriz dönemlerinde müdahaleye uğramış ve bilgi kirliliğinin toplumsal mücadelelere zarar verdiği düşüncesiyle yazılımlar bilgi akışını kontrol etmeye başlamıştır. Bu durum, açık platform ve bilginin özgür inşası fikrine ters düşmekte; herkesi değil, yalnızca makbul bilgi ve görüşleri paylaşanları dijital alana davet etmektedir. Ana akım bilgi kontrolü ile yeraltı kültür grupları arasında bir süre daha çatışma yaşanacağı açıktır.

Sonuç olarak teknoloji ve onun ağları öğrencilerin bilgi inşası için kusursuz bir alan olmaktan çıkıp problemli bir zemine dönüşmektedir. Bu nedenle eğitim teknolojilerini tüm bu gelişmeler çerçevesinde yeniden düşünmek zorundayız.