Güç ve Medya: Tüketici Olduğunuzu Düşünüyorsunuz Ama Belki de Tüketilen Sizsiniz

Geriye dönerek, bugün bizi kuşatan bu sahte nesnelliğin unutulmuş bazı köklerini açığa çıkaracak bir dizi paylaşım yapmak istiyorum. Bu paylaşımlar, son elli yılda hem sağın hem de solun nesnel hakikat fikrini nasıl aşındırdığını gösteren bir dizi hikâye tarzında olacak.

Adam Curtis
Adam Curtis 28 Nisan 2021
Güç ve Medya: Tüketici Olduğunuzu Düşünüyorsunuz Ama Belki de Tüketilen Sizsiniz

Tüketim çağımıza kılavuzluk eden inançlardan biri, hepimizin özgür ve bağımsız bireyler olduğumuz fikridir. Arzuladığımız şeyleri, neredeyse her şeyi yapmayı seçebiliriz; eğer yapamazsak, bu kötü bir durum olur.

Ama aynı zamanda bununla birlikte var olan, iktidardakilerin bize yapmamızı söylediklerini hepimizin uysalca yerine getirdiği tamamen farklı bir paralel evren de vardır. 2008’deki ekonomik krizden bu yana milyonlarca insan, gerçek ücretlerden ve yaşam standartlarından sosyal yardımlara ve hastane hizmetlerine kadar birçok alandaki kesintiyi gerçek bir muhalefet olmaksızın kabul etti.

Bu kesintiler doğru da olabilir, saçma da. Ama asıl şaşırtıcı olan, kimsenin onlara gerçekten karşı çıkmamasıdır.

Bana göre bunun nedenlerinden biri, bugün hayatımızı şekillendiren birçok gücün görünmez hâle gelmiş olmasıdır; bu nedenle işlerin gerçekten nasıl yürüdüğünü görmek zor, buna karşı çıkmak ise daha da zordur.

Ekonomi, yönetim teorisi ve bilgisayar sistemlerine yerleştirilmiş algoritmalar gibi bizi kuşatan dilin büyük bölümü nesnel ve tarafsızmış gibi görünür. Oysa gerçekte, toplumun nasıl düzenlenmesi gerektiğine ve insanların neye benzediğine dair güçlü ve son derece tartışmalı siyasi varsayımlarla yüklüdür. Fakat bunu insanlara göstermek çok zordur. Görevleri, gücü dizginleyen ve onun üzerine dikkati çeken dramatik hikâyeler anlatmak olan gazeteciler için bu neredeyse imkânsızdır, çünkü ekonomi teorisi gibi konular hem anlaşılması güçtür hem de her şeyden önce sıkıcıdır.Aynı durum “yönetim bilimi” için de geçerlidir. Yumuşak huylu erkekler ve kadınlar, cam duvarlı ofislerde toplanır ve milyonlarca insanın kaderini “hedefler” ve “ölçülmüş sonuçlar”dan yola çıkarak belirler.

Ekonomi gibi, tarafsızmış gibi davranır; ama aslında öyle değildir. Yine de bunu çarpıcı bir biçimde göstermek imkânsızdır, çünkü cam duvarlı ofislerde, bir sonraki PowerPoint slaydını açan bir tuş vuruşu dışında hiçbir şey olmaz. Bu durum sıkıcıdır ve insanların hayal gücünü yakalayacak hikâyelere dönüştürülmesi zordur. Buna rağmen yüzlerce insanın işi, o slaytta yazılanlara bağlı olabilir.

*

Geriye dönerek, bugün bizi kuşatan bu sahte nesnelliğin unutulmuş bazı köklerini açığa çıkaracak bir dizi paylaşım yapmak istiyorum. Bu paylaşımlar, son elli yılda hem sağın hem de solun nesnel hakikat fikrini nasıl aşındırdığını gösteren bir dizi hikâye tarzında olacak. Toplumumuzda gücün ve etkinin gerçekte nerede bulunduğu konusunda, bugünün belirsizliğini ve kafa karışıklığını ortaya koymak için birlikte düşüneceğiz.

Bu hikâye, Teksas'ta yaşayan bir petrol milyarderi olan, dönemin en zengin adamının 1950'lerde nasıl yeni bir televizyon gazeteciliği biçimi icat ettiğine dair. Objektif ve dengeliymiş gibi görünen bu yaklaşım, gerçekte sağın propagandasını yapıyordu. Zamanının çok ilerisindeydi; çünkü “Adil ve Dengeli” gibi sahte bir tarafsızlık sloganıyla Fox News’e ilham veren, 1990’ların aşırı muhafazakâr sağ medya yükselişinin habercisiydi.

Bu milyarder, H. L. Hunt — yani Haroldson Lafayette Hunt’tı. Servetini, 1930’ların başında Amerika’nın en büyük petrol sahalarından biri olan Doğu Teksas’ın çam ormanlarına sahip olarak kazandı. Acımasız ve hırslı bir adamdı; daha en başından beri, onu diğer insanlardan ayıran insanüstü niteliklere sahip olduğuna kesinlikle inanıyordu.

İşte size kendisi hakkındaki kanaatinin ne olduğunu hissettiren Bay Hunt'ın bir resmi.

1920’lerden itibaren Hunt, iki eşli bir hayat sürdü. İki kadınla evlendi ve birbirinden habersiz iki ayrı aile büyüttü. İkinci eşi Frania’ya, adının Binbaşı Franklyn Hunt olduğunu söyledi. Olağanüstü bir petrol anlaşması nedeniyle fotoğrafı tüm Teksas gazetelerinin ön sayfasında yayımlandığında, bu onun için zorlu bir andı. Frania, Hunt’a bu kişinin o olup olmadığını sordu. Hunt inkâr etti ve fotoğraftaki kişinin çok zeki olan amcası olduğunu söyledi.

Hunt, Teksas’ta servetleri sayesinde muazzam bir etkiye sahip olan aşırı sağcı petrolcülerden oluşan bir grubun parçasıydı. Bu grup hakkında Bryan Burrough’nun yazdığı The Big Rich (Büyük Zengin) adlı önemli bir kitap var. Burrough, bu grubun 1930’larda Başkan Roosevelt’ten duydukları nefretle nasıl yükselişe geçtiğini anlatır; bir petrolcünün Roosevelt’e “zenci seven bir komünist” demesi, bu nefretin boyutunu ortaya koyar. Grup, Roosevelt’in Yeni Anlaşması’nın aslında Yahudiler ve komünistler ya da onların tabiriyle “sosyal parazitler”tarafından yönetildiğine inanıyordu.

Teksaslı bir kongre üyesi olan Sam Rayburn, bu grubu şöyle özetlemişti: “Yaptıkları tek şey nefret etmek.”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra H. L. Hunt iki şey yaptı. İki eşli aile koleksiyonuna üçüncü bir aile daha ekledi. Ayrıca, aşırı muhafazakâr görüşlerini desteklemek için yeni bir iletişim aracı olan televizyona yöneldi. 1950’de, “Eğitimsel Gerçekler Birliği” adını verdiği girişimini tanıtan bir broşür kaleme aldı ve amacını şöyle ifade etti:

“Tüm haber kanallarında, kamuoyunu ilgilendiren konulara ilişkin haberlerin tarafsız biçimde sunulmasını sağlamak olacaktır.”

Hunt, bu organizasyonun sıradan Amerikalılara siyasi yaşamın gerçeklerine erişim sağlayacağını söyledi.

Hunt, kuracağı örgütün adının “Gerçekler Forumu” olacağını açıkladı ve kamuya açık yüzü olması için Dan Smoot adında birini buldu. Smoot, soğukkanlı ve mantıklı bir FBI ajanıydı. Radyoyla başlayan, ardından televizyona taşınan bu girişimde Smoot, her hafta haberlerin ardındaki gerçekleri tarafsız bir biçimde sunduğunu iddia eden “Gerçekler Forumu” adlı programı hazırlayıp sundu. Bu, Fox News’in dikkat çeken sloganını andırıyordu: “Biz haberi naklederiz, siz karar verirsiniz.”

Aslında bu “denge ve tarafsızlık” beyanı tamamen bir safsataydı. Smoot, her programda önce konuyu sol ya da liberal bir bakış açısıyla, sıkıcı ve silik bir şekilde sunardı. Ardından ise hevesle alternatif bakışı, Hunt’ın deyimiyle “yapıcı” görüşü öne sürerdi. Bu görüş oldukça basitti: Bütün hükümet kötüydü, iş dünyası kendi hâline bırakılmalıydı. Aynı fikirde olmayan herkes ya dünyayı ele geçirmeye çalışan bir komünist ya da muhtemelen bir Yahudi’ydi. Bu programlar, “tarafsız ve dengeli” oldukları iddiasının arkasına sığınarak aşırı muhafazakâr bir gündemi örtülü biçimde yaymak için araç hâline getirilmişti.

Programlarda örtülü bir ırkçılık vardı. Bryan Burrough, kitabında Smoot’un adil çalışma yasalarına karşı çıktığı bir bölümden şu alıntıyı yapar:

“Zencilerin, Amerikalı ve İngiliz tüccarlar tarafından Amerika’ya ilk getirildiklerinde köleleştirilmiş özgür insanlar olmadıklarını hatırlayın. Onlar sadece, Afrika’daki kendi halkları tarafından maruz kaldıkları barbarca bir köleleştirmeden, Batı Yarımküre’deki nispeten merhametli bir köleleştirmeye taşındılar.”

Gerçekler Forumu, New York’taki stüdyolarda hazırlanan iki radyo programı ve üç televizyon programıyla etkili bir medya ağına dönüştü. Hunt tarafından finanse edilen kitap ve broşürlerle destekleniyordu. Bu kitaplardan biri, Joseph Kamp tarafından yazılan Birleşmiş Milletleri Kaldırmalıyız adlı eserdir. Kamp’ın önceki “tarafsız” kitabının adı ise Hitler Liberaldi idi.

(…)

Hunt’ın muhafazakâr görüşlerini yayma konusundaki saplantılı tutkusunu burada net biçimde görebilirsiniz. Sayısız broşür dağıtıyor, genç erkek ve kadınları Gençlik Özgürlüğü Konuşmacıları Birliği’ne katılmaları için eğitiyor ve hatta ailesinin tamamının, yeni radyo programlarından birini dinlemek üzere yemek masasına oturmasında ısrar ediyordu. Bu programın adı “Hayat Çizgisi”ydi. Hunt burada da zamanının ötesindeydi; çünkü bu program, sağcı ve antikomünist fikirleri köktenci dinî söylemlerle birleştiriyordu.

Hunt’ın hayatındaki trajedilerden biri, en büyük oğlu Hassie’ydi. Başlangıçta babasının izinden giderek petrol işine girdi; ancak zamanla şiddet eğilimli ve paranoyak biri hâline geldi. Hunt, ona kendi yöntemleriyle çare bulmaya çalıştı; Hassie’yle birlikte olması için birçok kadın ayarladı. Ancak babasında işe yarayan bu yöntem, oğlunda etkili olmadı. Doktorlar elektroşok tedavisi denedi ama sonuç alınamadı. Sonunda Hunt, oğluna prefrontal lobotomi (beynin ön lobunun alınması ameliyatı) uygulanmasına izin verdi. Hassie, hayatının geri kalanını, Hunt malikânesinde adeta bir hayalet gibi dolaşarak geçirdi.

Filmin sonunda Hunt ve karısı, oturma odalarında ayağa kalkarak birlikte “Biz yalnızca sıradan insanlarız” şarkısını söyler. Bu sahne oldukça garip ve gerçek dışıdır. Hunt’ın Gerçekler Forumu, 1990’larda radyo ve televizyonda sağın yükselişiyle birlikte, sonradan gelecek birçok oluşuma örnek olmuştur. Ancak Hunt yalnızca sağın medya geleceğini şekillendirmekle kalmamış, aynı zamanda solun gazetecilikte tarafsızlık ve nesnellik fikrine yönelttiği eleştiriler üzerinde de engin bir etki bırakmıştır.

Bu bağlantı, Lee Harvey Oswald’ı vuran Jack Ruby’nin cebinden çıkan bazı kâğıt parçalarıyla gündeme geldi. Bu parçalardan ikisi, Hunt’ın Hayat Çizgisi adlı radyo programına ait senaryo metinleriydi. Üçüncü parçada ise Hunt’ın oğullarından birinin telefon numarası yer alıyordu.

Hayat Çizgisi programlarının birçoğu, John F. Kennedy’ye “Amerika’yı mahveden komünist bir sahtekâr” diyerek saldırıyor; görünüşe göre Jack Ruby bu sert propaganda dilinden etkilenmişti.

Daha sonra, suikast günü Dallas Morning News gazetesine verilen tam sayfa bir reklamın, Hunt’ın oğullarından biri olan Bunker Hunt tarafından kısmen finanse edildiği ortaya çıktı. Reklam, siyah ve tehditkâr bir kenarlıkla çevrelenmişti ve başlığında alaycı bir ifadeyle “Bay Kennedy, Dallas’a Hoş Geldiniz” yazıyordu.

Bunker Hunt da babası gibi aşırı muhafazakârdı ve verdiği reklamda, Gerçekler Forumu’ndan esinlenilmiş bir başlık yer alıyordu. Kendilerine “Amerika Gerçekleri Araştırma Komitesi” adını veren bu grup, “hakikati arayan, bağımsız ve partizan olmayan yurttaşlar” olarak tanıtılıyordu. Ancak metinde JFK, Amerika’ya karşı her türlü hain eylemle suçlanıyordu:

“Kardeşiniz Başsavcı Bobby’ye, sizi, yönetiminizi ve liderliğinizi eleştiren sadık Amerikalılara dava açmasına izin verirken, Amerika’daki komünistlere, yol arkadaşlarına ve aşırı solculara karşı yumuşak davranmasını neden emrettiniz?

Bu sorulara cevap istiyoruz ve bu yanıtları hemen talep ediyoruz.”

Bu gelişmelerin ardından Amerikan basını, Hunt’un Teksas’ta Başkan’ın ölümüne yol açabilecek bir “nefret iklimi” yarattığını öne sürerek sert eleştirilerde bulundu. Hunt ve oğulları, daha sonra Warren Komisyonu’nun da dayanaklarından biri olacak FBI soruşturmasının hedefi hâline geldiler.

Durum daha da kötüleşti. 1967’de New Orleans’taki hırslı Bölge Savcısı Jim Garrison, Kennedy suikastıyla ilgili yeni bir soruşturma başlattı. Garrison, bazı Texaslı petrolcüler de dahil olmak üzere ismi belirtilmeyen kişilerin bu komploya karışmış olabileceğini dile getirmeye başladı. Hunt’ın güvenlik şefi, Garrison’un ekibi tarafından hazırlanan bir diyagramı ele geçirmeyi başardı. Bu diyagramda H. L. Hunt, Dallas polisi, Jack Ruby, Oswald ve Dallas’taki diğer küçük aktörler arasında bağlantılar kuran karmaşık bir ağ yer alıyordu. Her ne kadar dosya 1969’da kapatılmış olsa da bu diyagram, solun ilerleyen yıllarda geliştirdiği komplo teorileri için bir şablon hâline geldi.

Bu anlatılarının en eski ve güçlü örneklerinden biri, 1967’de sol görüşlü film yapımcısı Emile de Antonio ile eski avukat ve araştırmacı Mark Lane tarafından çekilen Rush to Judgment (Hüküm Vermede Acele Etme) adlı belgeseldi. De Antonio, avangart sanat dünyasından geliyordu; Andy Warhol ve Robert Rauschenberg’le çalışmış, medya dünyasında giderek yaygınlaşan iki boyutlu görsellere duyulan güvensizliği paylaşan biriydi.

Rush to Judgment, Kennedy suikastına alternatif bir açıklama sunmayı amaçlıyordu. Bu alternatif anlatının merkezinde ise, Texas’ta güçlerini ve servetlerini kullanarak karmaşık bir komployu gizleyen karanlık ve güçlü bir grup yer alıyordu. Bu kurgu, yalnız ve dengesiz biri olarak tanıtılan Oswald’ın (Kennedy cinayetinin şüphelisi) arkasına saklanarak halkın inandığı “resmî” hikâyeyi oluşturuyordu.

Film, Teksas’tan çeşitli sıra dışı kişilerle yapılan röportajlarla güçlü bir belirsizlik ve kuşku atmosferi yaratıyordu. Bu belirsizlik, Amerika’daki bazı gizli güçlerin halka asla gerçeği göstermeyeceği fikrine dayanıyordu. Verilmek istenen mesaj, medyada aktarılanların büyük ölçüde yalan ya da manipülasyon içerdiğiydi. H. L. Hunt’ın televizyon programlarıyla nesnellik ve hakikat kavramlarını aşındırmasına benzer şekilde, sol da Hunt’ı şeytani bir karikatüre dönüştürerek aynı etkiyi yaratmaya çalışıyordu. Solun anlatısına göre, Hunt ve onun gibi karanlık figürler halkın gerçeği görmesine asla müsaade etmeyecekti.

İşte Rush to Judgment filminden bir bölüm. Film, 1967’de BBC televizyonunda gösterime girdi ve bir buçuk saat boyunca prime time’da yayınlandı. Bu bölüm, stüdyodaki sunucunun filmi tanıtması ve izleyicilere nasıl yaklaşmaları gerektiğini çerçevelemesiyle başlıyor. Ardından doğrudan filmin son kısmına geçiyoruz; burada Jack Ruby’nin Dallas polisi ve müesses nizamla ne kadar iç içe olduğunu anlatan bir kesit yer alıyor.

Film uzun ama özellikle böyle bırakıldı. Çünkü Emile de Antonio’nun izleyiciyi “gerçeği sunuyorum” fikrine nasıl ikna etmeye çalıştığını görmek önemli. Röportajlar oldukça uzundur; Dallas polis şefiyle yapılan bir arşiv görüşmesi, polis aleyhine delil olarak defalarca gösterilir. Bu yöntem, izleyicide hem gerçeklik hissi yaratır hem de karakterleri yargılamasına olanak veriyormuş gibi bir izlenim bırakır.

Bu teknik zamanla yaygınlaştı ve son otuz yılın ana akım liberal belgesellerinde baskın hâle geldi. Ancak aynı zamanda bu teknik, avangart sinemadan ödünç alınmış olup, bir bakıma Fox News’te gördüğümüz yapay anlatım dili kadar kurgusaldır.

Biz haberi naklederiz. Siz karar verirsiniz.

Mark Lane, 1973’te çekilen Executive Action adlı filmin senaryo yazımına katkı sağladı. Film, bir grup Teksaslı petrolcünün Başkan Kennedy’yi nasıl öldürdüğünü konu alıyordu. Bu anlatı, daha sonra Oliver Stone’un JFK filminde yeniden canlandırılan fikirle örtüşüyordu.

Ancak H. L. Hunt’ın en başarılı ve en erken dönem karikatürize edilmiş temsili, 1967 yapımı Billion Dollar Brain filminde yer aldı. Senaryosu Len Deighton tarafından yazılan, yönetmenliğini ise Ken Russell’ın üstlendiği filmdeki kötü karakter, “Haçlı Seferleri İçin Özgürlük” adlı bir örgütün lideri olan General Midwinter’dı. Bu karakter, Sovyetler Birliği’ni devirmek için devasa bir bilgisayar kullanan çılgın, sağcı bir Teksaslı petrolcüydü.

Ancak H L Hunt, bir karikatür sağcı kaçıktan çok daha fazlasıydı. Bugün medyaya duyulan güvensizliğin kökleri, 1950'lerdeki Gerçekler Forumu ve 1960'larda Dallas'ta oynadığı garip rol ile ona ve fikirlerine dayanıyor.

İlerleyen yazılarda, Hunt'ın Doğu Teksas'ın karaçam ormanlarından nasıl başlayıp yayıldığını ve çağımızda tarafsızlık ve nesnellik fikrini baltalamaya ve çok daha güçlü bir güce nasıl dönüşmeye başladığını takip etmek istiyorum.

Metnin kaynağı için tıklayın.

Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Ahmet Karadeniz tarafından sosyokritik.com için çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.