Chicago Üniversitesinde tarih profesörü olarak çalışmalar yürüten Dipesh Chakrabarty ile bir söyleşi. Söyleşiyi gerçekleştiren: Povilas Andrius Stepavičius.
21.yüzyılda tarihin amacı nedir? Tarih hâlâ hayatın öğretmeni midir?
Tarih, Machiavelli’nin tasavvur ettiği gibi, yani tarihin bir öğretmen olduğu biçimde öğretmez. O, kendi dönemindeki hükümdarlara yararlı olacağını düşündüğü iyi devlet yönetimi örneklerini görmek için tarihte bir yolculuğa çıkabilirdi; örneğin Livy’yi (Titus Livius, tarihçi -ç.n.) okuyabilirdi. Yaşadığı çağ, siyasetin devlet yönetimi ve hükümdarın kişiliğiyle özdeş görüldüğü bir çağdı. Bu nedenle, daha eski dönemlerden yol gösterici örnekler araştırarak bunu elde edebilirdi.
Artık tarihi bu şekilde okumuyoruz. Tarihselleştirme yaptığımızda, Machiavelli’nin bir okur olarak yapmayacağı bir şeyi yapar; fikirleri ve insanları kendi bağlamları içinde değerlendiririz. Bununla birlikte, 20. yüzyılda ve özellikle ikinci yarısında, en azından Anglo-Sakson ülkelerde “sosyal tarih” olarak adlandırılan yaklaşımın egemen hâle gelmesi ve siyasi tarihe tercih edilmesiyle birlikte tarih disiplini daha çok -çoğunlukla Marksist nitelikteki- sosyolojik yaklaşımları benimsedi. Siyaset, daha ziyade grup, sınıf veya ulusal çıkarlar üzerinden yorumlandı; bireysel aktörlerin ya da devlet liderlerinin etkisi ise geri planda kaldı. Tarih, bir disiplin olarak, özellikle Amerikan örneğinde “sosyal bilim”in sağladığı imkânlar ölçüsünde, sosyolojinin daha ılımlı bir biçimine yaklaştı.
Ancak bu durum, sosyal bilimsel Marksizmin zayıflamasıyla birlikte geriledi. 1970’ler ve 1980’ler, meşhur İngiliz Marksist tarihçi E. P. Thompson’ın Fransız Marksist filozof Althusser’le giriştiği ve esasen tek taraflı olan tartışmalarda da görüldüğü üzere, hümanist Marksizm ile “bilimsel” Marksizm arasında bir bölünmeye tanıklık etti. Marksizm’in sağduyu alanını terk etmesi de bu sürece eşlik edince tarihçiler; toplumsal cinsiyet, cinsellik, postkolonyalizm ve maduniyet, maddesellik, nöro-tarih ve çeşitli başka konularla giderek daha fazla ilgilenmeye başladı. Ayrıca tarihçiler, araştırmalarını yürüttükleri ulusal bağlamdan da uzaklaştı. Küresel ve bağlantılı tarihler, 20. yüzyılın sonlarının şiarı hâline geldi. 21.yüzyılda ise bu listeye büyük ve derin tarih de (antropoloji ve arkeoloji gibi alanlar — ç.n.) eklendi. Bu durum, insanın bugünü anlamada uzun ve derin geçmişin artan önemini göstermektedir.
Günümüzde tarih ve tarihçiler birçok disiplinin kesişim noktasında yer almaktadır. Gündelik deneyimlerin yalnızca analitik ve ampirik araçlar olarak ihdas ettiğimiz orta düzey soyut yapılarla -örneğin küresel sermaye fikri ya da kapitalizmin kurumlarıyla- değil; evrim, nöroloji, büyük veri, jeoloji, küresel ısınma ve Antroposen kavramı gibi olgularla da nasıl ilişkilendirilebileceğini anlamaya çalışıyoruz. Bu durum, eski ilgi alanlarının bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez; aksine, yeni ve güçlü ilgi alanlarının öne çıktığını gösterir.
Çalışmalarınızda ve araştırmalarınızda, tarihte egemen olan Avrupa merkezli görüşün yanlış olabileceğini gösterdiniz. Bu tarih anlayışıyla aramıza mesafe koymak neden önemlidir? Tarihi bu şekilde okumayı sürdürürsek kavrayışımız açısından neleri terk etmiş oluruz?
Önemli ölçüde kusurlu olmakla birlikte bütünüyle yanlış da değildir. Marx ya da Weber gibi birçok Avrupalı düşünürün küresel ölçekte etkili olduğunu göstermeye çalıştım. Eğer açıkça haksız ya da yanlış olsalardı, böyle bir etki ortaya çıkmazdı. Ancak açıklamaları ve felsefeleri büyük ölçüde emperyalist ve Hristiyan Avrupa’nın tarihsel deneyimleri üzerinden şekillendiği için insanlığa dair düşünceleri çoğu zaman eksik kalmıştır. İşte bu nedenle, Avrupa düşüncesinden derin biçimde etkilenmiş Avrupalı olmayan toplumların bu düşünce külliyatını “taşralaştırmaları” gerektiğini savunuyorum. Yani hem bu düşüncenin özellikle hangi açılardan Avrupalı olduğunu araştırmak hem de başkalarının, tercümenin siyasetine (politics of translation) angaje olarak, bu düşünceyi nasıl kendilerine mal ettiklerini inceleyip ortaya koymak gerektiğini ifade ediyorum.
Avrupa merkezli olmayan tarih anlayışının avantajlarına ilişkin tartışmalar dünyada oldukça iyi bilinmesine rağmen Litvanya gibi, hem toprak hem de nüfus açısından küçük ülkelerde tarih anlayışı yalnızca Avrupa merkezli bir dünya görüşüne değil, aynı zamanda ulusal duygulara da dayanmaktadır. Litvanya’da, Litvanya merkezli bir tarih anlayışının benimsendiğini söyleyebiliriz. Bu bakış açısı; tarih anlayışımızda, zihniyetimizde ve toplumumuzda çeşitli sorunlara yol açabilir mi? Yoksa daha kapsamlı bir tarih anlayışıyla bir arada var olabilir mi? Böylece geçmişi ve bugünü daha iyi anlamamıza katkı sağlayabilir mi?
Elbette; ancak körü körüne milliyetçilik, ırkçılık türleri, kozmopolitlik (geniş düşünme) eksikliği ve şovenist duygular gibi eğilimlere yol açabilecek bir riskle karşı karşıyasınız. Kendi tarihinizi derinlemesine bilmeniz gerekir; aynı zamanda bunun dışında kalan tarihleri ve diğer milletlerle olan bağlantılarını da bilmeniz gerekir. Bizler, içten bölünmüş; ancak aynı zamanda birbirleriyle bağlantılı, devasa bir insanlık ailesiyiz. Bu nedenle ulus merkezli tarihlerin; dünya tarihi, küresel tarih, modern dünyanın daha kapsamlı tarihleri, modern imparatorluklar tarihi, ideolojiler ve kapitalizm gibi alanlardaki okumalarla desteklenmesi ya da bu okumalar tarafından sorgulanması gerektiğini söyleyebilirim.
Tarihin uzamsal boyutunu anlamadaki değişimlerden söz edebildiğimize göre, benzer biçimde tarihsel zamanı kavrayışımızdaki değişimlerden de söz edebilir miyiz? Tarih araştırmalarındaki farklı yaklaşımlar, çeşitli ülkelerin, ulusların ve toplumların tarihindeki zaman anlayışını nasıl etkileyebilir? Bu mesele üzerine düşünmek neden önemlidir?
Genellikle doğrusal bir takvim üzerinde birbirini izleyen olayların doğru biçimde sıralanması olarak görülen tarihsel kronoloji zamanı ile insan eylemini açıklayan seküler ve dinî zaman tecrübeleri arasında bir gerilim vardır. Vanessa Ogle’nin, modern dünyanın yükselişiyle birlikte algımıza giren küresel zamanın gelişimini ele alan oldukça ilginç bir kitabı bulunmaktadır. Ancak insanlar, düşünce ve pratiklerinde zamana ilişkin çok katmanlı fikirler taşırlar.1980’lerde ve 1990’larda postkolonyalizm ve postmodernizm gibi düşünce akımlarının hâkimiyeti ile yerel tarihlerin yükselişi, Batı’da şekillenmiş bir disiplin olarak tarihin doğası ve sınırları üzerine yoğun tartışmalar yapılmasına yol açtı. Hayden White’ın 1970’lerin başında yayımlanan çalışması, tarih yazımının bir anlatı biçimi olup olmadığına dair ciddi tartışmalar başlattı. Aynı dönemde mikro tarih anlayışının ortaya çıkışı (Natalie Davis ve Carlo Ginzburg’un çalışmalarında görüldüğü üzere) ve Hindistan kaynaklı Maduniyet Çalışmaları da tarihçinin geçmişi bilme yöntemlerine ilişkin tartışmaları yeniden canlandırdı.
Günümüz dünyası yalnızca sürekli ve hızlı değişimlerle değil, aynı zamanda insan türünün dünyanın kaderini şekillendiren en önemli unsurlardan biri hâline geldiğinin anlaşılmasıyla da imlenmektedir. Bu süreçte tek aktör insan mıdır? Bu soruya nasıl cevap verebiliriz ve bu durum dünya tarihi anlayışımızı nasıl etkileyebilir?
İnsanlar, küresel kapitalizmin yayılması ve kendimizi kurtarmaktan aciz olduğumuz açıkça görülen ekonomik büyümeye yönelik kesintisiz dürtüler nedeniyle gezegensel ölçekte bir ekolojik krize yol açtı. Ancak bu krizde tek aktör olarak yalnızca insanları düşünmenin yanlış olacağı kanaatindeyim.
Ayrıca insan eylemlerinin gezegeni nasıl etkilediğini ve doğada, gezegene ait olup gezegendeki yaşamın sürdürülmesini destekleyen bazı süreçleri nasıl harekete geçirdiğini de öğreniyoruz. Bu nedenle, ortak bir aktör olarak gezegenin kendisinden -dinamik ve iç içe geçmiş bir ilişkiler sistemi olarak- söz edilebilir. Bu tabloyu daha da karmaşıklaştırabiliriz. Kontrol altına aldığımız ve yaşamını sanayileştirdiğimiz hayvanlar da önemli miktarda sera gazı (örneğin metan) üretmektedir. Ancak onları ortak bir aktör olarak kabul edebilir miyiz? İlk bakışta öyle görünebilir; fakat sayılarının bu denli artmış olması, doğrudan doğruya gıda endüstrisini örgütleme biçimimizin sonucudur. Bu nedenle asıl sorumluluk, yaşam tarzlarımız ve tercihlerimiz üzerindedir.
İnsan dışı türlerin tarihinden ya da iklim tarihi gibi araştırma alanlarından ne öğrenebiliriz? Acaba insan merkezci (anthropocentric) bir dünya görüşüne gereğinden fazla mı bağlıyız?
İnsan-hayvan ilişkilerinin, hatta insan ile insan dışı varlıklar arasındaki ilişkilerin tarihi, özellikle çevre tarihi alanında giderek daha popüler bir araştırma konusu hâline gelmektedir. Bu eğilim, 1970’lerde ekolojist hareketlerin yükselişinden bu yana sürmekte; ancak günümüzde daha fazla ana akım niteliği kazanmaktadır. Britanya Hindistanı’nda hayvanların emperyal amaçlarla kullanımı üzerine bir kitap hazırlayan bir meslektaşım ile Hindistan’ın Assam eyaletindeki çay bahçelerinde böcek-insan ilişkileri üzerine yakın zamanda bir kitap yayımlayan eski bir öğrencim var. Böylece, merkezinde insanın yer almadığı insanlık tarihinin yeni biçimleri daha fazla öne çıkmakta ve alışıldık insan merkezciliğimize meydan okumaktadır.
Tarih araştırmalarının geleceği ne olacaktır? Tarih yazımına “büyük tarih” yaklaşımı mı, yoksa “derin tarih” yaklaşımı mı yön verecektir? Ya da tarihçiler, geçmiş ve bugünle ilgili çeşitli varsayımsal soruları analiz edecekleri bütünüyle dijitalleştirilmiş ve genişletilmiş araştırma ortamlarında mı çalışacaklardır? Belki de tarihçilik mesleği daha karmaşık bir hâl alacaktır; çünkü günümüze ait tüm tarihsel kaynaklar dijitalleştirilecek ve özel şirketlerin mülkiyetine geçecektir.
Büyük tarihin ya da derin tarihin hümanist tarihlere bu derece egemen olacağını düşünmüyorum. Fakat alt disiplinler arasında daha fazla diyalog gerçekleşecek ve hümanist tarihçiler bu iki eski alandaki gelişmelerin daha fazla farkında olacaklar. Neticede yöntemleri oldukça farklıdır: Büyük ya da derin tarihteki özgün araştırmalar, bilimsel yöntemler ve hatta laboratuvar çalışmaları konusunda bir miktar eğitim gerektirir (arkeologların rutin olarak yaptığı gibi). Metin tarihçileri bu eğitime sahip değiller; ancak hem arkeolojik buluntuların hem de metinlerin mevcut olduğu durumlarda, arkeologlar ile metin tarihçileri arasında -hâlihazırda olduğu gibi- ortak çalışmalar yapılabilir.
Kaynakların dijitalleştirilmesi elbette gerçekleşecektir ve e-posta iletişiminin saklanma süresi ile tasarruf hakkını etkileyen hâlihazırda karmaşık hukuki sorunlar bulunmaktadır (Belgelerimin sahibi ben miyim, Gmail mi?). Yani evet, arşivlerin yapısı gözlerimizin önünde değişiyor.
Geleceğin tarihçileri, yazılı kaynakları okuma becerilerini; yeni filmler, görsel-işitsel materyaller ve dijital medyayı okuma becerileriyle tamamlamak zorunda kalacaklar. Tarih form değiştirebilir; belki gelecekte tarihçiler söylemek istediklerinin multimedya biçimlerini üretecekler. Fakat insanlığın geçmişe duyduğu ilgi azalacak mı? Ben böyle düşünmüyorum. İnsanlar geçmişleriyle yapısal olarak ilgilenir; bu, yaşamlarımızı ve bugünümüzü anlamlandırma yollarımızdan biridir. Küresel ve gezegensel krizler derinleştikçe, insanlar bizi buraya neyin getirdiğini daha çok bilmek isteyecektir. Bu nedenle tarih, hangi biçimde olursa olsun, açıklayıcı bir araç olarak önemini koruyacaktır.
Metnin kaynağı için tıklayın.



