Post-Turizm, Otantiklik ve Kentlerin Geleceği Üzerine George Ritzer İle Söyleşi

Öncelikli olarak turizm, insanların, Avrupa’daki başlıca turistik yerlerin her birinde olabildiğince acele ve hızlı hareket etmek istedikleri bir tür üretim bandı haline geliyor. Birkaç fotoğraf çekin, birkaç manzara görün, Barselona’daki Gaudi resimlerinin olduğu yerleri ziyaret edin ve ardından yolunuza devam edin. Turistlerin otantik bir deneyim istediğini veya bunu yaşadığını düşünmüyorum.

George Ritzer
George Ritzer 17 Mart 2021
Post-Turizm, Otantiklik ve Kentlerin Geleceği Üzerine George Ritzer İle Söyleşi

Disney World gibi bir eğlence parkında her şey verimli, öngörülebilir, hesaplanabilir ve kontrollü olacak şekilde tasarlanmıştır. Ziyaretçilere tam olarak bekledikleri şey verilir ve böylece fayda maksimize edilmiş olur. Bütün dünyada kitle turizmi büyüdükçe, bu ilkeler Barselona, Venedik ve Amsterdam gibi şehirlere de uygulanmaya başlanmıştır. Bu iyi bir şey değil mi? Tam olarak değil. Bu süreç Amerikalı sosyolog George Ritzer’in McDisneyleşme olarak işaret ettiği şeydir: Bir turistik mekânın kültürü ve gerçek karakteri idealize edilmiş, güvenli ve tüketilmesi kolay bir tatil paketinde rasyonelleştirilir. Post-turizm, otantikliğin lüksü ve kentlerimizin geleceği ile ilgili bir söyleşi.

Vincenzo Angileri: 1992 yılında turizmin çarpıcı bir dönüşüm geçirdiğini söylediniz. Sizin bakış açınıza göre günümüzde turizm endüstrisinin durumu nedir?

George Ritzer: Bir yandan turizmin çeşitli şekillerde büyük ölçüde McDonaldlaşmış olduğunu düşünüyorum. Öte yandan Barselona veya Venedik gibi turistik yerlerde McDisneyleşme fenomeni gözlemleniyor. Bu yerler, ziyadesiyle-ya da en azından bir dereceye kadar- rasyonelleştirilmiş simülasyonlar haline geldiler. Adeta birer doğal tema parkına dönüştürülmüşler.

V.A: Vatandaşlar olarak bu konuda ne yapabiliriz?

G.R: Yapabilecek pek bir şey yok. Çelişki, dünyadaki en popüler turistik merkezlerden uzak durmanız gerektiği kısmında yatıyor; çünkü bu yerler bulundukları şehirler tarafından rasyonalize edilmişlerdir. Bu sebeple, kendi başınıza rasyonelleştirilmemiş deneyimlerin izini sürmelisiniz. Onları bulabilirsiniz. Fakat geçmişle kıyasladığımda, rasyonelleştirilmemiş bir deneyime ulaşmak çok daha kolaydı. Özellikle benim için Avrupa’da alışılmadık/bilinmeyen ve rasyonelleştirilmemiş yerler bulmak arttık her geçen gün daha da zorlaşıyor.

V.A: Gerçekten soruna eğilen ve bunu iyi bir şekilde yapan bir belediye meclisi ya da hükümet örneği biliyor musunuz?

G.R: Herhangi bir örnek bilmiyorum çünkü hem yerel hem de ulusal hükümetlerin turizmden elde ettikleri geliri maksimize etmek istediğini düşünüyorum ve otantiklikle ilgilendiklerini de sanmıyorum. Otantikliğe ulaşmak giderek daha da zorlaşacak. Fakat çelişki şu ki: Eğer dünyadaki mekânlar birbirine giderek daha fazla benziyorsa, turizmin amacı nedir? Örneğin, bir Amerikalı için Paris’e gidip McDonalds’ta yemek yemenin ne anlamı olabilir?

V.A: “Gaudi (ünlü mimar-çn) senden nefret ediyor”, “Turizm mahalleleri öldürüyor”, “Bu bir istila”, “Turistler evinize dönün” Bunlar Barselona’da yaşayan insanların grafiti, pankartlar, sokak protestoları ve gösterileri yoluyla ilettiği mesajlardan sadece birkaçı. Katalonya'nın başkentindeki vatandaşlar, Avrupa’daki birçok vatandaş gibi, turizmden usanmış durumda. Sizce yanlış giden ne?

G.R: Sorunun kaynağı kitle turizmi. Her geçen gün daha fazla insan dünyadaki başlıca turistik noktaları ziyaret etmek istiyor. Bu noktalar, onlardan en fazla geliri elde edebilmek için ilgiyi memnuniyetle karşılıyor. Ancak bunu yapmak için kendilerini çeşitli şekillerde rasyonelleştiriyorlar ve nihayetinde otantikliklerini kaybediyorlar.

V.A: Turistlerin otantiklik aradığını düşünüyor musunuz?

G.R: Hayır, otantik(siz)liğin McDonaldlaşmış biçimlerini görmek için seyahat ediyorlar. Otantik bir turizm deneyimi bulmak için çok sıkı arama yapmanız gerektiğini söylüyorum. Fakat "otantik" kavramını kendi içinde tanımlamak zor. Otantik olanı fark etmek kolay değildir. Bir defasında üniversiteye bir yıllığına benimle otantiklik sorunsalı üzerine çalışmak için gelen bir Fransız yüksek lisans öğrencim vardı. Sürecin sonunda, otantikliği tanımlamadaki zorluktan dolayı ikimiz de çok sinirlendik. Çünkü sonuçta sahte otantikliğe sahip olabilirsiniz, değil mi? Sahte olan bir şeyin otantik görünmesini sağlayabilirsiniz. Bu kavramsal bir problem.

V.A: Olimpiyatlardan bu yana geçen 25 yılda turizmde devasa bir büyüme gördük. Barselona’nın büyük gemi limanı Avrupa’nın en işlek limanıdır. Havalimanı ikinci en hızlı büyüyen havalimanıdır. Airbnb kent merkezini ele geçiriyor. Barselona bir yerin popülaritesinin ağırlığı altında inleyebileceğinin simge kenti haline geldi. Kent, süreci eski haline döndürmek için ne yapabilir?

G.R: Kuruluşlar kâr elde etmekle ilgileniyor. Barselona, Venedik veya Paris’e ne kadar çok insan getirebilirseniz, kâr elde etme bakımından o kadar avantajlı olur. Fakat tüm bu turistleri ağırlamak için insanları sistem içinde etkili bir şekilde hareket ettiren rasyonelleştirilmiş yapılar inşa etmeniz gerekir. Öncelikli olarak turizm, insanların, Avrupa’daki başlıca turistik yerlerin her birinde olabildiğince acele ve hızlı hareket etmek istedikleri bir tür üretim bandı haline geliyor. Birkaç fotoğraf çekin, birkaç manzara görün, Barselona’daki Gaudi resimlerinin olduğu yerleri ziyaret edin ve ardından yolunuza devam edin. Turistlerin otantik bir deneyim istediğini veya bunu yaşadığını düşünmüyorum. Mümkün olduğu kadar kısa bir sürede, bu mekânlardan adeta bir sürü halinde geçip gidiyorlar.

V.A: Eğer mümkünse, nitelikli turizmi geri getirmenin bir yolu olduğunu düşünüyor musunuz?

G.R: McDonalds’ın boyutlarından biri nitelik değil niceliktir; öne çıkarılan hamburgerlerin kalitesi değildir. Aynı durumun turizm için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Venedik’e yanaşıp tek seferde binlerce yolcu getiren yolcu gemileri var ve Venedik’i görmek için 12 saatleri var. Gemiden inin, Venedik’i görün ve gemiye geri dönün.

Turizm bu şekilde işletiliyorsa, herhangi bir tür otantik deneyime sahip olmak çok zordur. Çünkü asıl olan, önemli turistik mekânlarda kısa bir mola vermeniz ve ardından oradan ayrılmanızdır. Bu şekilde seyahat eden insanlar otantik bir deneyim istemiyor veya ne olacağını bilmiyor bile. Yolcu gemileri veya Venedik’teki turizm merkezleri gibi bu tür faaliyetleri yürütenler, otantiklik sağlamakla gerçekten ilgilenmiyor. Dünyayı gezdiğimde ve Avrupa’yı ziyaret ettiğimde, çoğu kez akademisyenler beni Barselona, Venedik veya Paris’i görmeye götürdü ve çoğu insanın deneyimlediği kitle turizminden çok daha otantik bir deneyim yaşadım. Sorun, deneyimi maksimize etmek ve insanlar için otantikliği en aza indirmek isteyen, kâr amacı güden kuruluşlardır. Çünkü bir yeri gerçekten otantik olarak deneyimlemenin zaman gerektirdiğini düşünüyorum. Turistlerin genellikle zamanı yoktur.

V.A: Bütün yıl boyunca çalışıyorsanız ve Paris’te sadece birkaç gün tatil yapabiliyorsanız, elbette Eyfel kulesini görmeye gideceksiniz. Herkes birkaç günlüğüne giderse, Trocadero her zaman kalabalık olacak ve kalabalığın çevresinde eğlence parkı oluşmaya başlayacak. Bu önlenebilir mi?

G.R: McDonaldslaşmadan kaçış yolları dediğim konular hakkında yazılar kaleme aldım. Bazı insanlar rasyonelleşmeden kaçmanın yollarını aradılar ve alternatifler buldular. Çok sayıda insan bu yollara başvurunca, şehirleri McDonaldslaştıran kuruluşlar ve özellikle kâr amacı taşıyan kuruluşlar işe dahil oldular. Bundan dolayı bu konu ile ilgili bir tür karamsar bakış açım var.

V.A: Her şey bir iş/yaşam dengesi tutturmakla ilgili. Çoğu insan sadece çalışmadığı zamanlarda seyahat edebiliyor. Özel şirketler ve belediye meclisleri, insanların çalışırken seyahat etmelerine olanak sağlayacak imkanlar yaratabilirse bir şeylerin değişeceğini düşünüyor musunuz?

G.R: Barselona’nın veya önemli turistik yerlerin dışında mekânlar oluşturabilirsiniz. Fakat benim bakış açıma göre, çok sayıda insanı çekebildiğiniz anda bu tür alanları işletenler ve onun sahibi olanlar, onları Mcdonaldlaştıracaktır. Diğer sorun ise, pek çok insanın dünyanın önemli bölgelerini görmek istemesidir: Barselona’da Gaudi’yi görmek, Ramblas’ta yürüyerek aşağı inmek ve bunun gibi şeyleri yapmak isterler. Çoğu insan rasyonelleştirilmiş kentlerin dışına seyahat etmekle ilgilenmiyor.

V.A: Rasyonelleştirilen her şey çok sayıda üretildiği içi son alıcıya maliyeti çok daha düşük bir şekilde ulaşır. McDonaldlaşmış deneyimler “gerçek” yerleri ziyaret etmekten çok daha ucuzdur. Alışılmışın dışında, otantik olmayan yöreleri ziyaret etmek daha pahalı olma eğilimindedir. Sizce otantik deneyimler-eğer varsa- yeni lüks mü olacak?

G.R: Bence gerçek şu ki; otantiklik giderek artan bir şekilde sadece zengin insanlar için elde edilebilir olacak. Şüphesiz onlar [zengin olmayanlar] otantikliği hala istiyorlar. Fakat dünyadaki insanların çoğu, şu veya bu şekilde simüle edilmiş deneyimlerden hoşnut olacak. Dolayısıyla gerçek bir denizaltı yolculuğunu deneyimlemek yerine, benzerini deneyimlemek için Disney World’e gidecekler.

V.A: Katalonya’nın kimliğiyle ilgili son dönem tartışmaların yanı sıra, Barselona yıllardır İspanyolculuğun (Hispanizm) ileri karakolu olarak da görülüyor. İnsanlar, Meksika fötr şapka giyerek ve uygun olmayan zamanlarda içki içerek Ramblas’tan aşağı yürürlerdi. Bu belki de beklenenden daha büyük ölçekte zarara yol açan bir cehalet sorunudur ve esasında yerel halk arasında nefret yaratır. Neden bu çatışmanın bu kadar büyüyen bir endişe haline geldiğini düşünüyorsunuz?

G.R: Bence insanlar -özellikle de Amerikalılar- McDonaldlaşmış deneyimlere giderek daha fazla alışıyorlar ve dünyanın başka yerlerine gittiklerinde bu deneyimleri yaşamak istiyorlar. Amerikalı turistlere, belli başlı turistik yerlerin dışında kalan ve Mcdonaldlaşmamış deneyimler satmak zordur. McDonaldlaşma, giderek daha fazla McDonaldlaşmış deneyim isteyen bir tür insan yetiştiriyor. Max Weber’in çalışmalarını biliyorsanız, bu onun “demir kafes” imgesidir. Bir defasında, dünya çapındaki büyük McDonald’s restoranlarına bir tur yapmamız gerektiği konusunda espri yapmıştım. İnsanların büyük olasılıkla bunu yapmakla ilgileneceğini düşünüyorum fakat esasında Paris, Barselona ve Pekin vb. yerlerde görecekleri şeyler büyük ölçüde birbirinin aynısı olurdu.

Hatta yıllar önce İrlanda’da bulunduğumda, dört Amerikalı yüksek lisans öğrencisinin Avrupa’ya her gittiklerinde otele varır varmaz, çantalarını yatağa attıklarını ve McDonald’s’a gittiklerini söylediklerini hatırlıyorum. Turizm açısından şimdiye kadar duyduğum en kötü şeylerden biri buydu. McDonald’s mekân olmaktan yoksun ve hiçbir otantikliğe sahip değil.

Ve Amerikalılar için Paris’e gidip McDonald’s’a koşması anlaşılabilir bir durum olabilir fakat İrlanda veya Polonya’dan (veya herhangi bir yerden) gelen insanlar için McDonald’s’a gitmek tamamen başka bir anlam taşır.

V.A: Sizce alternatif turizm de McDonaldlaştırılıyor mu? Yoksa bu tür turistler gerçekten “saf” ve otantik deneyimlerin peşinde olan bir kesimi mi temsil ediyor?

G.R: Patagonya’dan bir adamın demeçlerini okudum ve sanırım otantik turizmi desteklemeye çalışan kuruluşlar var. Fakat ne zaman otantik bir deneyim bulunsa veya yaratılmaya çalışılsa, kısa sürede başka insanlar da bu deneyimin izini sürüyor ve bu durum kaçınılmaz olarak McDonaldlaşma baskısını beraberinde getiriyor. Krauker’in Everest’e tırmanma ile ilgili kitabı “Into Thin Air (Everest Günlüğü-Türkçe çevirisi-çn)”den sevdiğim bir örnek: Everest dağına tırmanmak, birinin sahip olabileceği en McDonaldlaşmamış deneyimlerden biri olmalıydı ve öyleydi. Fakat çeşitli biçimlerde, doğa sporları organizasyonları o teknolojiyi yarattı ve Everest’e tırmanışı bile McDonaldlaştırmak için uğraştı. Kesinlikle tamamen Mcdonaldlaştırılamadı fakat bunu yapmak için teşebbüsleri muhakkak olmuştur.

Netice, tırmanma heyecanı için tırmananların bu deneyimi sevmemesidir. Artık eskisi kadar otantik değil. Bence bu tür bir dinamik, insanların bir şeyler keşfettikleri ve ilk başlarda otantik bir deneyimin tadını çıkarmaya çalıştıkları birçok farklı zaman ve mekânda ortaya çıkıyor. Ardından daha çok insana kalacak yer temin etmek için çaba sarf edilir ve nihayetinde daha fazla sayıda insanın bunu deneyimlemesini mümkün hale getirmek için onu rasyonelleştirmeniz gerekir.

V.A: Bu tür bir turisti post-turist olarak adlandırır mısınız?

G.R: Post-turizm teorik olarak, tipik modern rasyonelleştirilmiş mevcut turist deneyimi dışında bir deneyim ve çevre arayan insan grubunu tanımlar. Dünyadaki insanların bu doğrultuda hareket etmeleri için kesinlikle alanlar var ama onlar büyük bir azınlığı oluşturuyorlar. Post-turistler, turizm sektöründe bulunan şirket ve kuruluşlar için kârlı bir hedef kitlesi değildir. Çünkü yüksek kâr elde etmenin kaynağı kitle turizmidir. Bu yüzden sürekli gerilim yaşarsınız.

Fakat bu her zaman adil olmayan bir mücadeledir. Bir yanda post-turist deneyimleri ısrarla isteyen bireylere ve küçük şirketlere sahipsiniz fakat diğer yanda ise örneğin Disney gibi daha modern turizm biçimlerini ısrarla isteyen devasa şirketlere de sahipsiniz. Dolayısıyla rasyonelleştirilmiş, ziyadesiyle kazançlı turizm biçimleri ile otantik turizm deneyimi arasında bir süregelen bir mücadele var. Fakat benim bakış açıma göre, bu mücadeledeki asıl güç Disney, McDonalds ve benzeri şirketlerde bulunuyor. Onlarla mücadele etmek zor.

V.A: İlk akla gelen ve bu değişime yeni bir şekilde öncülük eden başka bir şirket daha var: Airbnb. Bir bakıma, başlangıçta oldukça cazip görünüyordu. Çünkü birinin evinde yaşayabilir ve kenti otantik bir şekilde deneyimleyebilirdiniz. Fakat bugün benzer bir rasyonelleşme sürecinden geçiyor gibi hissediyorum ve hatta bazı açılardan daha da kötüsü. Siz bu konu ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

G.R: Airbnb gibi şirketler başta rasyonelleştirilmiş otellere bir tür alternatif vaat ettiler. Ancak zaman içerisinde Airbnb, giderek daha fazla rasyonelleştirme baskısı altına girdi. Böylece, Airbnb evleri, kendine özgü yerel deneyimlerden ziyade rasyonelleştirilmiş otel deneyimlerine daha çok benzerlik göstermeye başladı.

Yıllar önce, online yorum ve resimlere dayanarak Şili’de bir Airbnb kiraladık fakat oraya vardığımız zaman, bu yerin resimdeki gibi olmadığını gördük. Resim çekmek için güzel mobilyalar getirmişlerdi ama sonra çıkarmışlardı ve evde eski püskü mobilyalar ve her türlü sorun vardı. O evi kiralamak için çok para ödedik. Bundan dolayı gerçekten hayal kırıklığına uğradım çünkü deneyim tasvir edildiği gibi değildi.

McDisneyleşen işletmeleri farklı kılan husus, bunların her zaman neredeyse resmedildikleri gibi olmalarıdır. Rasyonelleştirilmiş bir ortamın ötesinde bir şey olmayabilir ama enazından Airbnb ile ilişkilendirilen öngörülemez durumlarla karşılaşmazsınız.

Airbnb bir alternatif sundu. Ancak zamanla, sunulan mekânlar üzerinde daha fazla kontrol sağlamaya çalışarak ve yaşadığım türden olumsuz deneyimleri önleyerek rasyonelleştirilmiş otel zincirine her geçen gün daha çok benzemeye başladığını düşünüyorum.

V.A: Standartlaştırılmış turlar zamanla Airbnb deneyimlerine evrildi: Küresel ölçekte faaliyet gösteren bir şirket, belirli bir rehber eşliğinde, belli bir ücret karşılığında ve sınırlı bir zaman dilimi içinde “yerli gibi hissetme” fırsatı sunuyor. Her şey verimli, öngörülebilir, hesaplanabilir, kontrol altında. Aynı zamanda daha sofistike ve daha az anlaşılabilir şekilde. Bu biraz ürkütücü olan küresel eğilimi temsil ediyorsa, gerçek deneyimleri taklit etmeye doğru mu ilerliyoruz?

G.R: Bir deneyim ekonomisinde yaşıyoruz. Tartışma birçok insanın deneyim yaşamaya ilgi göstermesidir. Soru şu ki; Everest dağının zirvesinde mi yoksa Disneyworld’ün merkezinde mi otantik bir deneyim yaşamak istersiniz? Her ikisi de deneyim ama biri büyük ölçüde McDonaldlaşmış, diğeri ise şimdilik çok daha az McDonaldlaşmış. Kültürel dünyada McDonadlaşmamış deneyimler bulmak her geçen gün zorlaşıyor ve onlara ulaşmak için çok uğraşmalısınız.

V.A: Doğrusu bir yere fiziksel olarak gitmeden de o mekânları gezebiliriz. Günümüzde bir şeyleri yaşamak yerine onları deneyimlemek için pek çok araca sahibiz. Sanal gerçekliğe bile ihtiyaç duymadan Google görseller ile metrodayken bir yerin binlerce resmini ekranda kaydırabiliriz. Peki seyahat etmenin anlamı ne? Seyahat etmeyi emsalsiz kılan şey nedir?

G.R: Nihayetinde deneyimin kendisidir. Başkasıyla değiştirilemeyen benzersiz şey budur. Sorun, dünyadaki çoğu mekânın benzersiz deneyimler sunma doğrultusunda iyi yönlendirilmemesidir. Birçok turist benzersiz deneyimler istemiyor. Benzersiz deneyimler ürkütücüdür.

Birkaç yıl önce, birçok insan için dünyayı görmenin yolu paket turlardı. Bir çeşit robot gibi tura, otobüsle veya uçakla bir konumdan, o konuma, oradan başka bir konuma gittiğiniz yerdi. Farz-ı muhal tur şirketi Thomas Cook tarafından önceden hazırlanmış (paket) bir turdu. Şimdi bunu yapmak zorunda olmadığınızı iddia ediyorum. Paket turlar eskisi kadar popüler değil çünkü dünyanın çoğu McDonaldlaştırılmış durumda: Emsalsiz olan çok şey yok artık.

Dünyadaki mekânlar gittikçe birbirine benzer şekilde büyüyor ve bu nedenle insanlar orada rahat bir deneyim yaşıyor. İnsanlar büyük olasılıkla heyecan verici herhangi bir şey istemiyorlar. Tam tersine, bildikleri ve alışık olduklarını tekrar deneyimlemek istiyorlar. Elbette bu tüm insanlar için geçerli değil. Fakat kitle turizmine katılım sağlayan insanların çoğunluğu için bu eğilimin doğru olduğunu düşünüyorum.

V.A: Bilgiye ne kadar çok erişim sağlarsak, dünya hakkında o kadar çok şey öğreniriz ve nihai olarak öyle görünüyor ki bilgi arttıkça korkularımız da büyüyor.

G.R: Sanırım, ne kadar çok şey bilirsek o kadar çok şeyler birbirine benzemeye başlıyor. Avrupa’ya ilk defa 1975 yılında gittim; heyecan vericiydi çünkü farklıydı. O zamandan beri, Avrupa giderek daha fazla Amerika Birleşik Devletleri'ne benzemeye başladı. Artık neredeyse kendine özgü bir şey yok çünkü şirketler bu kültürleri giderek daha fazla birbirine benzer hale getiriyor.

V.A: Bu durum Avrupa’da, Venedik, Roma, Floransa, Dubrovnik, San Sebastian gibi kentlerde kendini gösteriyor. Fernand Braudel, Akdeniz adlı kitabında, özellikle Güney Avrupalılar bağlamında “tiyatrosallaştırma (theatricalisation)” kavramından bahsediyor. Peki burada gerçekte kim suçlanacak?

Özgün olamayan turistler mi? ya da (daha büyük ölçekte) hazmedilmesi kolay homojen bir imajı sunan yerliler mi?

G.R: Doğru, biz kendi karakterimizi icra ediyoruz. Karakter otantik değildir, bir performanstır. Bu, rasyonelleşmenin ürettiği psikolojik bir haslet de olabilir. Bazı insanlar "Mckimlikler" üzerine yazdılar. Dolayısı ile tıpkı toplumun McDonaldlaşmasını tanık olduğumuz gibi kimliğin veya kimliklerin McDonaldlaşmasını da tanık oluyoruz. Bunun anlamı şu: Nasıl ki özgün olmayan bir dünyada yaşıyoruz, aynı şekilde sahnelenen kimlikler de özgünlükten uzak bir biçimde sergileniyor.

Metnin kaynağı için tıklayın.

Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Yusuf Fırat tarafından sosyokritik.com için çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.