Sosyal Bilim Kariyerim: George Ritzer İle Söyleşi

Münzevi olma eğilimindeyim ve bence birçok sosyal teorisyen de münzevi. Bir açıdan, benim için en önemli insanların çoğu, gecenin büyük bir bölümünde hayali olarak sohbet ettiğim insanlar: Max Weber veya Karl Marx ya da bunun gibi önemli kimselerle sık sık sohbet ediyorum. Bunlar benim en yakın olduğum ve üzerimde en çok etkiye sahip olan insanlar!

George Ritzer
George Ritzer 18 Şubat 2021
Sosyal Bilim Kariyerim: George Ritzer İle Söyleşi

Bana sosyal bilimlerde kariyerinizi etkileyen bazı insanlardan bahseder misiniz?

Münzevi olma eğilimindeyim ve bence birçok sosyal teorisyen de münzevi. Bir açıdan, benim için en önemli insanların çoğu, gecenin büyük bir bölümünde hayali olarak sohbet ettiğim insanlar: Max Weber veya Karl Marx ya da bunun gibi önemli kimselerle sık sık sohbet ediyorum. Bunlar benim en yakın olduğum ve üzerimde en çok etkiye sahip olan insanlar!

Kişisel açıdan üzerimde derin bir etkisi olan kişi, Tulane Üniversitesi'nde çalıştığım ilk sosyoloji bölümünün başkanı Leonard Reissman’dı. O dönemde meslekler sosyolojisi üzerine bir kitap yazmak istiyordum. Ancak bir yayıneviyle sözleşme yapabilmem için Reissman’ın kitabın editörlüğünü üstlenmeyi kabul etmesi gerekiyordu.

Kendime fazlasıyla güveniyordum; bu işi kolayca halledebileceğimi düşünmüştüm. Birkaç yüz sayfa yazdım ve bunun bir kitap olduğunu sanarak Reissman’a teslim ettim. Uzun süre kendisinden haber alamadım. Sonunda beni arayıp görüşmek istedi. Odaya girdiğimde, elindeki sayfaları masaya fırlattı ve şöyle dedi:

“Bu bir kitap değil. Bu, para kazanmak ve popüler zevklere hitap etmek için yazılmış bir şey. Gerçekten kitap olacak bir metin yazdığında tekrar gel.”

Bu, genç bir akademisyen olarak benim için sarsıcı bir deneyimdi. Ama aynı zamanda, bir kitabın ne olması gerektiğini öğrenmemi sağlayan çok değerli bir ders oldu. Artık böyle doğrudan yüzleşmelerin giderek azaldığı bir çağda yaşıyoruz. Reissman’ın o sert ama samimi dürüstlüğü olmasaydı, bugün olduğum bilim insanı olabileceğimi sanmıyorum.

Reissman, artık pek rastlanmayan bir sosyolog tipiydi: Eski kuşak Avrupalı bilim insanlarının temsilcisi. Benim bakış açıma göre, bugün büyük ölçüde kaybolmuş olan bir bilimsel yönelime sahipti. Bu çizgiyi sürdüren çok az kişi kaldı; Zygmunt Bauman gibi birkaç istisna dışında. Ancak bu, esasen bir kuşak meselesi.

Bauman, beni derinden etkileyen, olağanüstü sayıda özgün ve çarpıcı fikir ortaya koymuş bir isimdi. Örneğin, Holokost’a dair analizleri McDonaldlaşma hakkındaki düşüncelerimi şekillendirdi; “akışkanlık” kavramına ilişkin görüşleri ise küreselleşme üzerine yazdığım metnin merkezinde yer aldı.

Alanınızdaki en önemli veya etkili gelişmelerin hangileri olduğunu düşünüyorsunuz?

Kendimi büyük ölçüde Amerikan sosyolojisinden kopmuş görüyorum; yaptığım sosyoloji daha çok Avrupa geleneğine yakın duruyor. En çok bilinen kitabım Toplumun McDonaldlaştırılması; bu kitabı, uygulamalı sosyal teori çerçevesinde kaleme aldım. Max Weber’in kuramsal yaklaşımlarını çağdaş dünyaya uyarlamaya çalıştım. Bu çalışmayı, tüketim sosyolojisine doğrudan bir katkı olarak görmemiştim.

Kitabı yazmaya başladığım 1990 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nde anlamlı bir “tüketim sosyolojisi” alanından söz edilemezdi. Ancak daha sonra Amerika’yı Açıklamak kitabını yazdığım dönemde, insanların çalışmalarımı bu alanla ilişkilendirmeye başladıklarını fark ettim. Bunun üzerine tüketim sosyolojisiyle daha doğrudan bir ilişki kurdum ve özellikle İngiltere ve Avrupa merkezli bu alandaki çalışmalara dâhil oldum.

İkinci önemli gelişme ise McDonaldlaştırma kavramıyla ilgiliydi. Özellikle İngiltere’de bazı çevreler bu çalışmayı, küreselleşme üzerine bir yorum olarak görmeye başladı. “McDonaldlaştırma”yı bir tür küreselleşme modeli olarak ele alan yorumlarla karşılaştım ve bu okumaları takip etmeye başladım.

Ancak bu model, özellikle Roland Robertson’un küyerelleşme (glocalization) kavramsallaştırmasıyla karşılaştırıldığında, bazıları tarafından eleştiriye açık bulunuyordu. Zamanla hem genel olarak küreselleşme hem de özelde küyerelleşme söylemleriyle daha yakından ilgilenmeye başladım. Aynı zamanda bu söylemlere karşı bir tür rahatsızlık da duymaya başladım. Bu ikili duygu hâli beni, bu konular üzerine daha yoğun düşünmeye ve yazmaya yöneltti. Bu süreçte küyerelleşmeye karşı gerekli olarak “büyüreselleşme (grobalization)” düşüncesini ürettim (milletlerin, kurumların, organizasyonların kendi güç, etki ve kârlarını büyütme-yayma hırslarını açıklayan terim. Grow (büyüme) ve globalization (küreselleşme) kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir -çn).

Üçüncü önemli gelişme, prosumption kavramıyla ilgilidir (hem tüketmek hem de üretmek; production [üretmek] ve consumption [tüketmek] kelimelerinden türetilmiştir –çn). Bu kavramla bağlantılı olarak prosumer, yani üretici ve tüketici rollerini bir arada üstlenen kişi, benim için merkezi bir figür hâline geldi.

Bu fikri, yalnızca üreticiye (Marx’ta olduğu gibi) ya da yalnızca tüketiciye (Baudrillard’da ya da kimi zaman benim kendi çalışmalarımda olduğu gibi!) odaklanan sosyal teori geleneklerini yeniden değerlendirmek amacıyla kullanıyorum. Kuşkusuz, bu yaklaşımlar kendi tarihsel bağlamlarında anlamlıydı. Ancak gerçekte, tarihin birçok döneminde insanlar ne sadece üretici ne de yalnızca tüketiciydi; aksine üretici-tüketici olarak var oldular. Buna rağmen, sosyal teorinin bu ikili yapı üzerinden düşünmeye alışmış olması, bu tarihsel gerçekliği gözden kaçırmamıza neden oldu.

Bugün özellikle internetin ve Web 2.0 teknolojilerinin (Facebook ve Twitter gibi platformlar –çn) yaygınlaşmasıyla birlikte, üretici-tüketici modelinin bir patlama yaşadığını açık biçimde gözlemleyebiliyoruz.

Gelecekte hangi alanların önemli olacağını düşünüyorsunuz?

Üretici-tüketici, Web 2.0 ve küreselleşmenin doğası gibi konular, önemini korumaya ve zamanla evrilmeye devam edecek. Ancak, küresel düzeyde ve internet aracılığıyla yaşanan değişimlerin büyük durgunluk dönemiyle aynı zamanda gerçekleştiği gerçeği yeterince dikkate alınmıyor. Oysa bu eşzamanlılık, bize önemli bir şeyi gösteriyor: Ekonominin toparlanmasıyla birlikte eskiye döneceği varsayılan pek çok iş aslında geri dönmeyecek.

Bugün birçok insan –özellikle internet üzerindeki etkinliklerde görüldüğü gibi– ücret karşılığı çalışmayan üretici-tüketici konumuna geçti. Kimileri ise, maaşların Çin ve Hindistan gibi ülkelere yönlendirilmesiyle, geliri başka ülkelere aktarılan üretici-tüketiciler hâline geldi. Bu durum, hem emeğin doğasını hem de ekonomik eşitsizlikleri yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

02/08/2012 tarihinde yayımlanmıştır.

Metnin kaynağı için tıklayın.

Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Yusuf Fırat tarafından sosyokritik.com için çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.